Ruh bir savaş alanıdır,akıl ve muhakemenin tutku ve iştahla çarpıştığı...
Cibran








Özgürlük ve düzen hiçbir zaman hiçbir yerde birlikte var olmamışlardır; hiçbir zaman ikisinden de vazgeçilemedi

Benden, onlara benzer olmayı beklemeyin,
Ve onları yineler olmayı beklemeyin.
Herkes yeniliğine varır, kendi kalırsa.
Kimseden bana benzer olmayı beklemeyin

Özdemir Asaf


Bu Blogda Ara

Sayfalar


20 Aralık 2010 Pazartesi

MED-CEZİR

  (B&WO Dergisi Aralık Sayısında çıkan yazımdır)
Hiçbir ilişkisi 15 günden uzun sürmeyen bir arkadaşım vardı. Hepimiz çok eleştirirdik Onu. Ne istediğini bilmeyen, uçarı, birlikte olduğu kişilerin kalbini kıran biri olarak değerlendirir, ilişkilerindeki bu tutumu nedeniyle çok kızardık Ona tüm arkadaş çevresi olarak. Oysa O, her ilişkisinde delice aşık olduğunu, niyetinin kimseyi kırmak, üzmek olmadığını söylerdi, “ama” derdi, “aşk bende bir hafta sürüyor, ikinci hafta nasıl ayrılacağımı planlamakla geçiyor zaten”
Aşk’a aşık olmak deniyor buna. Aşkın bünyedeki yarattığı, hoşluğa, melankolizme, yaratıcılığa, vücuda enjekte ettiği afyona aşık olmak. Kim aşık değildir ki bu duyguya. Hangi yazıyı, hangi şiiri açarsanız açın, sevgiliye yazılan güzellemeler, aslında aşka yazılmıştır, “güzelliğin on par’ etmez bu bendeki aşk olmasa” diyerek olabildiğince net ve olabildiğince şairane anlatıvermiştir ozan Aşık Veysel bu durumu. Platon, yarımızı yaradılışta kaybettiğimizi söyler ve hayatımız boyunca yana yakıla kaybettiğimiz diğer yarımızı aradığımızı. Onu bulana kadar mutsuzuzdur. Bulduğumuzu sandığımız anda yaşadığımız illüzyonun adına da aşk deriz.
Sonsuz mutluluğa o kadar yaklaşmışızdır ki avuçlarımız terlemeye, kalbimiz lokomotif gibi çalışmaya, baktığımız her yerde bizi tamamlayacak ruh ikizimizi görmeye başlamışızdır. Onsuz geçen dakikalar saate, saatler aya dönüşmüştür, Onu görmediğimiz her an karnımıza ağrılar girer, yanımızdayken zaman durur, hava hep güneşlidir, en kötü insanlar bile sevimli görünmeye başlar, sürekli Onunla konuşmak ister, yanımızdan hiç ayrılsın istemeyiz, başka birisinin Onu elimizden alıvereceği korkusu aklımızı başımızdan alır, güvendiğimiz  zekamız, bizi yarı yolda bırakmış, muhakeme yeteneğimiz kaybolmuş, gururumuz alıp başını gezmeye çıkmış, hatta şair Cemal Süreya’ya “Daha nen olayım isterdin/ onursuzunum senin” dizelerini yazdıracak, bize de aşk üzerine yazılmış en hakiki şiirdir dedirtebilecek kıvama gelmişizdir.
Bu duygulara gerçekten aşık olunur, bu duyguları bize yaşatanlara da gönülden teşekkür edilir, tıpkı İlhan Berk’in yaptığı gibi
 “Evet hep açık gidip gelen ağzın içindi;
                        Gökyüzünün huysuz maviliği içindi;
                         Elma kokan bir Türkçe’yle konuştuğun içindi;
                         Ölümün sefil, kötü belleği içindi;
                         Her gün Pazar kurulan o sokaklar içindi;
                         Saçında uykusu kaçmış çiçekler ıslattığın içindi;
Çocuklar okuldan dönüyormuş gibi sesin içindi;
                         İşte bütün ama bütün bunlar için sana teşekkür ederim”

Buraya kadar her şey çok güzel,ama işte buraya kadar. Sorun, bulduğumuz ruh ikizimizin, ya da bilindik deyimle elmanın ikinci yarısının, diğer yarıyı tamamlamamasıyla su yüzüne çıkar. İki yarımdan bir bütün çıkmamıştır 1+1 =1 etmemiş, sonuç her zamanki gibi yine iki olmuş, matematik mucizesi gerçekleşmemiştir. Tutkuyla yaşadığımız aşkımızı bir ilişkiye dönüştürebildiysek, ilk etapta, sevgilinin tüm kalelerinin zapt edilememesinin verdiği huzursuzluk başlar. (Hangi tarafta olduğu önemli değildir) “Neden seni seviyorum demiyorsun” “O erkeğe/kadına neden öyle baktın” “ne düşünüyorsun” gibi sorular gidip gelmeye, başlardaki rüya halinden yavaş yavaş puslu bir gerçekliğe doğru yol alınmaya başlanmıştır. Bu ilişki bir evliliğe evrilebildiyse artık ortak bir yaşam söz konusudur. Ruh ikizimizin tek yumurta  olmadığı tokat gibi yüzümüze çarpacaktır. Kalp çarpıntılarının, karın ağrılarının, yerini  “yürümüyor işte” “hep aynı şeyler oluyor” “hatalarını asla kabul etmiyor” bu ilişki onun umurunda bile değil” “ilişki iki kişiyle yürür ama o her şeyi benden bekliyor” gibi serzenişler  alacaktır. Peki yürümez mi evlilikler? Yürür. İletişim ve sorun çözme becerimiz yüksekse, kaba tabiriyle “ortak yaşamdaki işbölümü ve anlayışla”, fiyakalı tabiriyle “birlikte yürünülen yolda yaşamı paylaşmakla” yürür evlilikler. Aşkla değil.Yoksa, bir bedenin bir bedeni arzulaması üzerine kalıcı bir şey inşa edilemez. Arzu med cezir gibidir, bir çekim gücü oldu mu duygular kabarır ama bu sonsuza kadar sürmez.
O yüzden biz aşka aşığızdır, o duyguların kabarma anına, aşkın bize yaşattıklarına, ayağımızı yerden kesmesine, bulutların üstünde yürütmesine, boşuna mı aşık olmuştur Usta Nazım bir çok kez, Piraye’ye, Münevver’e Galina’ya Vera’ya ve hatta Semiha’ya* Suat’a** Cahit’e*** . O yüzden aşk, uçarıdır, havaidir, geçicidir, ama güzeldir, yaşanılasıdır, vazgeçilmezdir,üretkendir,hüzünlüdür,acı verir ama lezzetlidir. “Mutlu Aşk Yoktur”**** ama mutluluğun arayışıdır aşk ve  tek kişiliktir Yılmaz Odabaşı’nın dediği gibi;

tek kisilik kalabaliktir ask.
ask tek kisiliktir; ikinci bir kisiye bilet yoktur.
kendinin yayasidir askta ikinci kisi,
kendinin mayasi; herkes sevgisini sever...

*           :Semiha Berksoy  ;Ünlü opera sanatçıımız
**         :Suat Derviş      ;Asıl adı Hatice Saadet Baraner olan Fosforlu Cevriye’nin yazarı Nazım Hikmet’in kendisi için “ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; bir kere eğemedim bu kadının başını” dizelerini yazdığı kadın
***        :Cahit Uçuk       ;Edebiyat hayatına Nazım Hikmet’in çıkardığı Yarım Ay dergisindeki hikayelerle başlayan babıalinin en güzel kadınlarından ünlü yazarımız.
****       :Louis Aragon

15 Kasım 2010 Pazartesi

Tefrika -6-


Tamamını içemeyeceğini bildiği halde iki kişilik semaver söyledi garsona, sucuk ekmekten de vazgeçip, peynirli bir gözleme sipariş etti. Ne zamandır yemiyordu gözleme. Günlük yaşamın stresinden çaldığı birkaç saat olarak düşündü geçireceği zamanı. Hafif hafif yüzünü yalayan rüzgar, kanaldan gelen su sesi ve çınarın devasa gölgesinin verdiği sükunet içini huzurla doldurdu bir an. Sonra aklına Oya ve Ahmet Bekir geldi. Arkadaşlarının içinde olduğu zor durum, Filiz’i  hissettiği huzurdan dolayı utandırdı. Kimbilir ne yapıyorlardı şu an? Hemen telefona sarıldı ve Muzaffer’i aradı:
         -“Efendim hayatım” diye açtı Muzaffer telefonu.
         -Sizi merak ettim canım. Nasıl oldu Ahmet Bekir? Var mı dün geceden bu yana bir gelişme?
         -Var var iyi haberler var. Bugün Ahmet Bekir’le konuştuk. Daha doğrusu Oya konuştu. Çok kısa bir süre yanına girmemize izin verdiler.
         -Oh oh ya ne güzel haber. Ben de işten kaçtım bugün, dağ yoluna temiz hava almaya çıktım. Sonra sizi düşünüp suçlu hissettim kendimi. Oya nerde versene telefona?
         -Ahmet Bekir’in iş arkadaşları geldi. İzmir Bölge Müdürü falan da var. Oya onlarla ilgileniyor. Sen de suçluluk hissetme canım. Ahmet Bekir hayati tehlikeyi atlatmış ama henüz bacaklarını falan hissetmiyor. Kafasına aldığı darbe ciddiymiş. Doktorlar küçük de olsa  yürüyememe ihtimalinin olduğunu söylüyorlar. Beynin henüz sinir sistemini ne kadar kontrol edebileceğini bilmiyorlarmış. Yasinle konuştum hafta sonu buraya gelecek sizi de getirecek. Zuhal de gelmek istiyormuş zaten. Yalnız Oya Ali’nin babasını böyle görmesinin kötü olabileceğini düşündüğü için kesin karar veremedi. Ali gelmesin derse mecburen sen de kalacaksın aşkım. O zaman Yasin’e verirsin bizim arabayı ya da İhsan da gelmek istiyor belki de İhsan’ın arabayla  beraber gelirler tabi tabi o daha mantıklı İhsan’ın araba LPGli ne de olsa. Sen bizim çay bahçesinde misin? Selam söyle Mustafa Abiye ordaysan.
         Yok canım İnkaya’dayım. Çınar’ın çekiciliğine kapıldım. Semaver çayı içip gözleme yiycem birazdan.
         -Afiyet olsun bizim için de iç. Hah. Oya geldi vereyim de konuş istersen… Oya’ya telefonu uzatır. “Filiz”
Oya:
         -Merhaba canım.
         -Gözünaydın güzelim ya  konuşmuşsunuz bugün.
         -Yaa canım öyle oldu. Gözünü açtı konuştuk ya iki kelime sanki her şey bitmiş gibi hafifledim birden. Kendimi bu ana şartlamışım demekki.
         -Tabii güzelim ya insan rahatlamaz mı? Ne dedi Ahmet Bekir, kendinde miydi bari?
         -Kendinde kendinde. Kaza anını falan hatırlıyor. Sonrası kopmuş tabi. Nerde olduğumuzu falan sordu. Ali’yi sordu. Bir de bir de özür diledi Filiz ya özür diledi… Son sözleri söylerken Oya’nın sesi çatallaştı. Tatamayıp kendini bir iki yaş damla yaş aktı gözünden. Dudaklarını ısırdı sustu ve tutamayıp kendini gözyaşlarını bıraktı birden.
Filiz:
         -Oya iyi misin canım?
Oya ağlayarak:
         -İyiyim iyiyim, sinirlerim boşaldı birden. Özür diliyor Filiz ya Özür diliyor. Öldürecek bu adamın inceliği beni. Oğlunu soruyor. Neyim varmış diye sormadı bile. Üstelik kazada hatası 8’de 2’ymiş, buna rağmen özür diliyor.
         -Söyle ona oğlunu hiç merak etmesin birazdan Ali’yi alıp deniz kenarına Mudanya’ya götürücem. Ara sıra sizi soruyor ama keyfi yerinde sayılır. Öğretmeniyle de konuştum durumu anlattım, ekstra ilgileniyorlar.
         -Filiz öğretmenine sorsana Onu buraya getirsem nasıl olurmuş, babasını böyle görmesi çok sıkıntı yaratır mı? Bir de bak deniz kenarına gidecekseniz, Zuhal’le Gülnihal’i de arasana onlar da gelsin. Ali çocuklarla oynarsa daha iyi olur. Sevdiği kişileri görsün çocuk, hem böylece seni de çok yormaz.
         -Aaa vallaha iyi fikir. Biz de kızlarla laflamış oluruz. Hem akşama da kalırız orda, erkekler de gelir, hafta sonunu organize etmeye çalışırız, kim gelecek izmir’e hangi araba kullanılacak falan iyi olur. Tamam canım görüşürüz o zaman. Ahmet Bekir’e hepimizin selamını söyle . Burada herkes Onun için dua ediyor. Oğlunu da merak etmesin sen de merak etme. Ben elimden geleni yapıyorum Ali için.
         -Ondan eminim canım. Sen de gördüğün herkese söyle. Öğretmen Ali’nin görmesinde sakınca yok derse, hafta sonu gelirsiniz birlikte. Ben de çok özledim yavrumu. Ama geri nasıl götürürsün bilmem. Off çok zor olacak ya. Neyse canım sen bir öğretmenle konuş hele gerisini sonra düşünürüz. Muzaffer’i vereyim mi?
         -Yok O’na onu öptüğümü söyle yeter. Hadi Hoşça kal.
         -Hoşça kal.
         Telefonu kapatır kapatmaz Gülnihal’i aradı Filiz. Gülnihal’in Ali’den iki yaş büyük bir kızı vardı “İrem”. Zuhal’in de Ali’yle yaşıt bir oğlu “Dorouk” Bu üç çocuk bir araya geldiklerinde birbirleriyle ilgilenmekten anne babalara pek sorun çıkarmazlardı. Elbette aralarında oyuncak kavgası ya da birbirini itme çekme gibi sorunlar çıkardı ama genelde iyi anlaşırlardı. İrem 6 yaşında olduğu için zaman zaman diğerlerine ablalık taslar, kendince göz kulak olmaya çalışırdı. Bu da anne babaların işine gelirdi. Gülnihal’le Filiz üniversiteden ev arkadaşıydılar. Zuhal ise Yasin’in eşi. Zuhal gruba sonradan dahil olanlar kısmından. Ama sonradanlığı kalmamış artık. Yasin’le tanışıp flört etmeye başladıklarından bu yana 8 yıl geçmiş. 6 yıldır da evliler. Yani Zuhal’de 8 yıldır bu grubun içinde. Gülnihal’le Filiz üniversitenin ilk yılı yurtta aynı odada kalan iki arkadaştılar. 1. sınıfın 2. sömestrinde birlikte eve çıkmışlardı. Altıparmak’taki bu 2 oda bir salon ev üniversite hayatları boyunca resmen kaldıkları tek ev oldu. 1. sınıfın sonunda yaz tatilinde Gençlik ve Spor Müdürlüğü’nün organize ettiği bir gençlik kampına tatile gittiler. Bahsettiğimiz bu arkadaş grubunun temelleri işte o kampta Mersin’in Erdemli ilçesinde atıldı. Kampa Uludağ Üniversitesi’nden katılan 15 kişilik bir ekiptiler. Bir kısmı birbirini önceden tanıyordu Gülnihal ve Filiz gibi, daha büyük bir kısmı ise orada tanışmıştı. Kampta her üniversiteden gelen öğrencileri sayıları yeterliyse bir takım haline getirmişlerdi. Sayıları yeterli olmayanları da iki üniversite birleştirmişlerdi. 15 kişi bir takım kurmak için yeterliydi. Kendilerine “Uludağ Kaçkınları” ismini veren bu 15 kişi gerçekten bir takım olmayı başardı burada ve 15 yıldır süre giden bir arkadaşlığın temellerini attılar Erdemli’de. Elbette aralarında kopanlar oldu, katılanlar oldu –Zuhal gibi- , birbirlerine aşık olanlar, sevgili olanlar, ayrılanlar, evlenenler, kavga edenler, küsenler, platonik ya da karşılıksız aşk yaşayanlar oldu, Uludağ Kaçkınları ismi kayboldu ama arkadaşlıkları devam etti.

31 Ekim 2010 Pazar

Tefrika 5

(II) FİLİZ
         Bahar güzelliğini yakmayan tatlı bir sıcaklıkla hissettirmeye başlamıştı Bursa’da. Sanki uzun zamandır görülmeyen eski samimi bir dost gibi gelmişti Nisan. Müşteri ziyaretinden dönen Filiz o gün daha fazla çalışmak istemedi. Bu eski dostuyla sohbet çok daha çekici gelmişti. İş yerini aradı. Bir görüşme daha yapacağı yalanını kıvırdı. Zaten birkaç gündür Oya’nın oğlu Ali’yi almak için erken çıkıyordu işten. Bugün biraz daha erken çıkmış oldu. Saat henüz 14:30, araba da altındayken günün tadını çıkarmak istedi.  Mudanya’ya doğru gidip deniz havası almakla, Uludağ yoluna çıkıp doya doya yeşili yaşamak arasında kararsız kaldı. Sonra neden her ikisini de yaşamıyorum ki diye geçirdi içinden. Ali’nin kreşten çıkışına daha iki buçuk saat vardı. Bu süreyi dağ yolunda değerlendiririm, hem şehirden de fazla uzaklaşmamış olurum. Ali’yi aldıktan sonra da Mudanya’ya gideriz.  Arabayı Çekirge üzerinden dağ yoluna doğru sürdü. Camları açıp yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Bu virajlı yolda arkasından gelenlerin bayağı canını sıkıyordu ama Filiz bunu hiç dert etmedi. Temiz bahar  havasını içine çekerek, Muzaffer’le gittikleri küçük çay bahçesine doğru yol aldı. Açtı gidince sucuk ekmek yemeyi planlıyordu, ama yolda “Tarihi Çınar” tabelasını görünce birden fikrini değiştirdi. Ne zamandır bu 6 asırlık çınara gitmemişti. Çok dikkatli araba kullanan biri  olmasına rağmen bu ani fikir değişikliği ile düşünmeden ve yola bakmadan Çınarın sapağına doğru direksiyonu kırdı. Arkasından gelen, Ona zaten sinirli arabaların bu fırsatı kaçırmayarak bastığı küfürlü kornalarla, yaptığı hatayı fark etti ama iş işten geçmişti. Allahtan karşı yönden bir araba gelmiyordu da olası bir kazadan kurtulmuştu. Hafta içi ve öğlen satleri olduğu için Çınar fazla kalabalık sayılmazdı. Ama yine hafta içi ve öğlen saatinde başka yerlere göre göreceli bir kalabalığı vardı. Sadece bahşişle çalışan  otopark görevlisi, Filiz’in ilk bulduğu yere park etmesini engelleyerek biraz bekletti ve girişe çok daha yakın, gölge bir yerdeki arabanın çıkmasıyla Filiz’in bu daha konforlu yere park etmesini sağladı.
         Filiz bu gibi ayrıcalıkları çok sık yaşayan biriydi. Anne babasından O’na kalan en büyük miras fiziksel özellikleriydi. Kadın erkek herkesin yanından geçtikten sonra dönüp bir kez daha bakacağı kadar güzeldi Filiz. Çıkık elmacık kemikleri ve koyu yeşil gözleri, herkesin Onu bir balkan göçmeni sanmasına neden olurdu ama O anne tarafından Çorumlu baba tarafından ise Karamanlıydı. Dedesi, daha babası çocukken memur olarak Çorum’a gelmiş ve oraya yerleşmişlerdi. Babası ile annesi, annesinin alevi olması yüzünden çok sıkıntı çekmişler ve kaçarak evlenmişler. Filiz sonradan barışan aile büyüklerinden her iki tarafın soyunda da bir Balkanlılık araştırmış ama bulabildiği tek Anadolu harici nesep ise baba tarafından aileye 3 kuşak önce girmiş olan Trablusgarplı postacı bir dede olmuş. Hatta onun da gerçekliğinin şüpheli olduğunu düşünür Filiz.
         Sivri çenesi, sanki yanaklarındaki fazlalıklar özenle alınmış hissi uyandırırdı karşısındakine. Bu çene yapısı ince boynunu daha da belirgin hale getirir, daha bir zerafet katardı Filiz’in güzelliğine. Bir kusur bulmaya çalışanlar belki burnuna bir laf diyebilirlerdi, öyle artistlerin yaptırdığı gibi küçük ve ucu kalkık bir burnu yoktu. Düz, uzun sayılabilecek, ince bir burnu vardı ama bu da yüzüne yakışır ayrı bir hava verirdi. Filiz de  bu fiziksel avantajını iyi kullanırdı doğrusu. Bunu kötü niyetle ya da “şunu güzelliğimle etkileyim de istediğimi alayım” diye bir düşünceyle yapmazdı ama özellikle erkeklerin kadın güzelliği karşısındaki zaafları sayesinde çoğu yerde işini yürütmeye de alışmıştı. Otopark örneğinde olduğu gibi, restoranda masa seçerken, bir ürün için pazarlık yaparken, bankadan kredi çekerken, muhatabı bir erkekse hiç zorlanmaz, her şey istediği gibi giderdi. En büyük faydasını da işinde görüyordu. Bir kimya firmasında satış mümessili idi ve müşterileri olan satın alma müdürleri pek zorluk çıkarmazlardı Filiz’e. Eşdeğerdeki rakip ürünler arasında Filiz’in firmasını tercih ederlerdi. Ara sıra bu güzellikten etkilenip şansını deneyenler olurdu ama Filiz bunları ustaca savuşturmasını bilirdi. Bu şansını deneyenler de çok sık çıkmazdı zaten. Bahsettiğimiz burnunun Ona kattığı değişik hava, bu ulaşılmaz aristokrat havasıydı. Bu yüzden yüzünden eksik etmediği gülümsemesine ve sıcak tavırlarına rağmen, pek kimse kolay kolay yanaşmaya cesaret edemezdi. Filiz de nikah yüzüğünü parmağından hiç çıkarmaz, evli olduğunu özellikle vurgulayarak görünmesini sağlardı.

26 Ekim 2010 Salı

KIŞ VE SİVRİSİNEK




akşamüstü yağmurlanmış çim kokusuyla
yol aldım çocukluğuma.
Proust'a selam çakarak
hatırladım ne kadar çok şey unuttuğumu
ve ne kadar çok özlediğimi
unuttuklarımı...
Puslu bir hayal gibi geçti
gözümün önünden
babam,
motorsikletimiz,
armut ve kayısı ağaçları,

evimizin terası

sonra,
sivirisinekler de gelince gözümün önüne
kış günü
dönüverdim günümüze,
siktiret sonrasını...


Görsel :deviantart

25 Ekim 2010 Pazartesi

Tefrika -4-

Oya asansörlere gitmeden dış kapıya daha yakın olan merdivenleri tercih ederek, 3. Kata kocası ile Muzaffer’in yanına çıktı. Aslında her zaman daha kolay olan yolu tercih eder, asansöre giderdi ama bu sefer asansörün mesafesi gözünde büyümüş, anlık bir düşünceyle merdiven daha kolay gelmişti. İkinci kata geldiğinde asansöre binmediği için kendine kızdı. Hızlı çıkmış, nefesi kesilmişti. Üçüncü kata vardığında beyaz yüzü al al olmuştu, nefes nefeseydi. Muzaffer:
-“Neyin var iyi misin?”.. diye sordu.
-“Sigarayı bırakmam gerekiyor galiba” … dedi.  “Şu kadarcık merdiven çıktım nefesim kesildi”
-Neden asansörle çıkmadın?
-Ne bileyim asansöre kadar gitmeye üşendim birden. Salaklık işte..
Muzaffer cebinden plastik bir su şişesi çıkarıp uzattı;
-Al bir iki yudum iç.
Şişeyi aldı. Şişenin ağzını eliyle yalandan bir sildikten sonra dikti kafasına. Bir ara verip Muzaffer’e “bitiriyorum bunu” dedi, onay almak isteyen bir tonlamayla. Muzaffer gözleriyle onayladı. Ama Oya daha onayı beklemeden şişeyi kafasına dikmişti bile.
         Oya’nın üstünde vişne çürüğü renginde bir eşofman altı ile, üstünde bol duran salaş görünümlü bir  üst vardı.  Bol durması ve salaşlığı kıyafetin tasarımından kaynaklanıyordu. Altındaki eşofman ise, kalça kısmı vücuduna tam oturan, paçaları bol, düşük belli bir pantalondu. Pantalondan külodunun izleri belli oluyor, V yakalı bluzundan ise eğildikçe göğüs frikiği veriyordu. Öyle ahım şahım iri değil ama biçimliydi göğüsleri. Eğildikçe, siyah sütyenini gören erkek hastane personeli, kimi zaman kaçak, kimi zaman bodoslama bakarak anlılk fanteziler kuruyordu. Hatta Muzaffer bile arkadaşının bu cömertçe gösterisine kayıtsız kalamıyor, çaktırmadan kaçamak bakışlar fırlatıyordu. Muzaffer bir ara Oya’yı bu konuda uyarmayı bile düşündü. Diğer erkeklerin yüzündeki tebessümü ve çapkın ifadeyi fark ettiği zamanlar sinirleniyor, arkadaşını koruma güdüsüyle ya da belki  kıskançlıkla donanıyordu. Ama böyle bir uyarıyı yapmadı Muzaffer. Bu Oya’nın tarzıydı çünkü. Buraya özel böyle giyinmemişti.. Belki düşünse daha dikkatli bie olabilirdi. Paldır küldür çantasına koyduğu kıyafetlerden biriydi bunlar, özellikle seçilmemişti ve Oya neyi seçse aşağı yukarı buna benzer bir sonuç verirdi. Oya’nın gardırobu bu tarz kıyafetlerden oluşuyordu. Muzaffer hafızasını yokladığında da Oya’yı hep benzer kıyafetler içerisinde hatırlıyordu.. Daha önce O’nu bu kadar rahatsız etmemişti oysa. Muzaffer bunu burada kendisini Oya’dan sorumlu hissetmesine bağladı. Bursa’da böyle bir sorumluluğu yoktu. Kızcağız kocasının durumuna üzülüp kahrolurken böyle bir uyarıyla O’nu üzmenin, aklında olmayan bir durumu aklına sokup huzurunu kaçırmanın alemi yoktu. Ne de olsa O bir kızdı ve bu tip durumlarla muhakkak ki sıkılıkla karşılaşıyordu. Zaten Ahmet Bekir de Oya’nın bu tarz giyinmesinden rahatsız değildi. Böyle bir konuyu Ahmet Bekir’le hiç konuşmamışlardı  ama rahatsız olsa Oya’da giyinemezdi herhalde. Kendi karısı Oya ile benzer tarzlarda giyinse sorun çıkarırdı. “Bir de modern batılı erkeğim derim”  diye geçirdi içinden. “Demek ki ne kadar olsak da hala bir Osmanlılık taşıyoruz içimizde”. Ahmet Bekir’in kendisinden daha rahat birisi olduğuna hüküm getirdi. Ardından kendine muhalefet etti. “Belki de Oya’ya laf geçiremeyeceğini düşündüğü için sesini çıkaramıyordur” Ne de olsa Oya dişli kızdı. Öyle her söylenene eyvallah diyecek birisi değildi. Böyle bir konuda “erkeklik” tasladın mı, bir anda karşısındakinin ağzına sıçma potansiyeline sahipti.. Bu fikrin akla daha yatkın olduğuna karar verdi. Arada sırada kendi karısı da dekolte giyindiğinde, kendine yaptığı “Canım kız hiç mi giyinmeyecek, her gün giyinmiyorya” telkiniyle ses çıkartmadan geçiştirirdi. Belki kendisi bile aynı sebepten karısına bu konuda bir şey demeyip,  “Sürekli böyle giyinse müdahale ederdim” savıyla kendini rahatlatıyordu.

22 Ekim 2010 Cuma

Tefrika -3-

Telefonundan  10 dakika sonra, Muzaffer, karısı Filiz, ve arkadaşları Yasin’le birlikte kapısındaydı Oya’nın. Filiz evde kaldı, Oya’nın oğluna bakmak için. Filiz’le Muzaffer’in çocuğu yoktu. Muzaffer kendi arabasını karısına bıraktı, çocuğu rahatça kreşe götürebilsin diye. Yasin’in arabasıyla Yasin, Muzaffer ve Oya İzmir’e doğru yola çıktılar. Kabus gibi bir yolculuktan sonra varmışlardı İzmir’e. Arabayı Yasin kullanıyordu. Muzaffer arkada Oya’yla oturuyor ve O’nu teselli etmeye çalışıyor, arada Ahmet Bekir’in telefonunu arıyordu açan olur da bilgi alırım umuduyla, ama telefon çalmasına rağmen kimse açmıyordu. Muzaffer hastaneyi arayıp bilgi almayı da denemişti ama bu girişim de sonuçsuz kalmıştı. İçinden dışından lanetler okumuştu Oya o yolculukta; telefonu açmayan polislere, doğru dürüst bilgi vermeyen hastane personeline, muhatap bulamamasına yol açan sisteme, hatta böyle bir kaza geçirdiği için Ahmet Bekir’e bile. Bu kadar küfürle birlikte, bu kadar duayı aynı anda yaptığı başka bir anı yoktu geçmişinde. Üstüne Yasin’in bir an önce varmak için arabayı delice kullanması ve çok ciddi iki kaza tehlikesi yaşamaları iyice unutulmaz kılmıştı bu yolculuğu. Yasin iki gün önce dönmüştü Bursa’ya arabayı Muzaffer’ bırakarak. Sadece Muzaffer’le Oya kalmıştı Ahmet Bekir’in başında. Ahmet Bekir’in pek akrabası yoktu. BU duruma içten içe mutlu olurdu Oya, ama şimdi keşke böyle olmasaydı diyordu. “Hem O’na hem bana destek olurlardı” diye geçirdi içinden. Annesi daha lisedeyke Ahmet Bekir, ölmüştü. Ne tuhaf O da bir trafik kazasında ölmüştü. Hemen uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceyi kafasından Oya. Gazetelerden okuduğu, ya da olağandışı şeylere meraklı arkadaşlarının anlattığı “annesiyle aynı kaderi paylaştı” ya da “ karı koca yıllar sonra aynı gün öldüler” gibi garip rastlantı hikayelerinden birinin kocasının başına gelebileceği ihtimali bile yüreğini burdu birden. Babasını ise İstanbul’da hastane hizmeti de veren bir huzurevine yatırmıştı Ahmet Bekir. Zavallı adam Alzheimer hastasıydı ve kendisi istemişti huzurevini. Ahmet Bekir ilk başlarda karşı çıkmasına rağmen, babasının kendi kendine bakamaması ve bir başkasının da tam zamanlı yardımına ihtiyaç duyması nedeniyle zamanla bu fikri kabullenmek zorunda kalmıştı. Yine de bu konuda kendini hep suçlu hissederdi. Bir de kızkardeşi vardı Ahmet Bekir’in. Amerika’da yaşıyordu kardeşi. Yıllar önce okumak için gitmiş, daha okurken bir Hintli ile evlenmiş ve oraya yerleşmişti.İyi bir işi, iki de çocuğu vardı. Babası hastaneye yatmadan önce, tatillerini bir yıl Türkiye gelerek, bir yıl Hindistan’a giderek paylaştırırlardı. Babası hastaneye yatınca, daha doğrusu kızını ve torununu tanımamaya başlayınca Türkiye’ye gelmeyi kestiler. Türkiye’nin sırası geldiğinde, dünyanın çeşitli yerlerini gezerek tatil yapıyotrlarmış. Facebooktan öğreniyorlardı bunları Ahmet Bekir ve Oya. Pek aramazdı kardeşi   hatta hiç aramaz bile denilebilirdi. Ara sıra facebooktan  msnden –denk gelirlerse- hal hatır sorar, babasını merak eder, bazen de çocuklarla olan fotoğraflarını gönderirdi. Bir keresinde huzurevini ücretini yatırmayı önerdiğinde çok sinirlenmişti Ahmet Bekir. Oya bunu anlamamış, hatta o parayı yatırmasının kardeşinin görevi olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Ahmet Bekir Oya’yla tartışmış, birkaç gün de konuşmamıştı. “Ben babama bakamayacak kadar muhtaç duruma düşersem para göndersin” diyordu. Babasını huzurevine yatırmanın yarattığı suçluluk duygusunu böyle hafifletiyor heralde diye düşünerek konunun üstüne gitmemişti Oya. Oysa bu para aile bütçelerinde önemli bir gider oluşturuyordu. Ahmet Bekir’in babasının bir emekli maaşı falan da yoktu. Zamanında çiftçilikle uğraşıyormuş. Karısının ölümünden sonra kazadan kendini sorumlu tutarak uzun süren bir bunalım geçirmiş -Oya’ya göre o bunalımdan hiç çıkmamış-  çalışmayı da bırakmış, ne kadar arazisi varsa hepsini satmış, Ahmet Bekir ve kardeşini okutmuş. Tabii kız Amerika’da okuduğu için paranın önemli kısmı O’na gitmiş. Şimdi adamın elinde kalan sadece   küçük bir bağ ile, küçük sayılamayacak bir bağ evi. Mersin’deki bu bağ evini Ahmet oralı birçiftçiye, içinde oturması, bakımını yapması ve her yıl yetiştirdiği ürünlerden kendilerine de kullanım amaçlı göndermesi karşılığında kiraya vermişti. Yani oaradan da bir gelir yoktu. Ahmet Bekir babası sağken oranın satılmasına karşı çıkıyordu. Oya’ya göre babası öldükten sonra da “babamdan kalan tek hatıra” diyerek satılmasına karşı çıkacaktı. Ama kızkardeşi satılıp kendi payına düşen paranın verilmesini isteyecek ve iki kardeş arasında kıyamet kopacaktı. Oya kazayı ne Ahmet Bekir’in kardeşine ne de babasına haber vermedi. Oya’nın kendi annesi ve babası da Ümre’ye gitmişlerdi. Oya onlara da haber vermedi. İzmir’de bir kuzeni vardı Oya’nın çok samimi olmadığı O’na haber verdi sadece. Kız “sağolsun” ilgilendi. İş çıkışlarında uğradı. Eve gelip banyo yapması için ısrar etti ama Oya gitmedi. Ahmet Bekir yoğun bakımda yattığı için, refakatçiye yer yoktu. O yüzden Muzaffer ya da Oya’nın hastanede Ahmet Bekir’in yanında kalması büyük bir problemdi. Bu banklarda, bekleme koltuklarında, kantin sandalyelerinde sabahlamak anlamına geliyordu. İlk gece hem Oya, hem de Muzaffer hastanede sabahladılar. İkinci gece ise Muzaffer Oya’nın “Ne olur ne olmaz hiç olmazsa birimiz dinç kalalım. Sen gündüz de sağa sola gideceksin araba kullanacaksın uykusuz kalma” savına fazla direnemedi ve gece öğretmen evinde kaldı. O günden beri dönüşümlü kalmaları için çok ısrar etti Oya’ya ama Oya bunu da kabul etmedi. Ahmet Bekir kendine geldiğinde yanıbaşında kendisini görmesini istiyordu Oya, Muzaffer’i değil. Bu yüzden çay ya da sigara için aşağı indiğinde bile suçluluk duyuyordu. Her yanından ayrıldığında sıkı sıkı tembihliyordu  Muzaffer’e ;
-“Bak olur da uyanır da doktorlar yanına girebilirsin derse, sakın girme Muzaffer bozuşuruz vallaa. Telefon et ben saniyesinde gelirim buraya” Muzaffer takılırdı;
-Bana ne kızım. Senin kocansa benim de kaç yıllık arkadaşım. Belki senden bile çok şey paylaşmışlığımız vardır. Beni görsün uyanır uyanmaz.
-“Oha Muzaffer, bravo yani. Ne paylaşıyorsunuz siz kocamla be! Ben yatıyorum oğlum bu adamla,sen ne yapıyprsun?” der ve şakayla şakayla karışık verdiği cevapla konuyu uzatmadan keserdi.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Değiştirebilmek için değişebilmek gerekiyor,
Değişimi bilmek değil,
Değişmeyi bilmek...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Aşk=f (karanlık)


Eskimiş bir metafordan hareketle: ışık aydınlatır; ışık aydınlamamızı, bilmemizi sağlar, çünkü karanlığın sakladığı şeyi, bilinmeyeni gösterir, görünür kılar.
Ayın karanlık yüzü.
"Bir İlişki Nasıl olmalıdır – Birinci Manifesto", Madde 8: Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
Herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. Bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. Aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla Öteki'ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, Öteki'nin giderek Bir'in parçası haline gelmesini, Bir’leşmeyi sağlar.
Aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. Bunlardan birisi,  kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, Öteki'ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. Bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. Diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. Bu direnç, bir yanıyla Bir’leşme sürecinde Tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değilse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı  tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.
Karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. Birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. "İçine almak" deyiminin taşıdığı cinsel yan anlam, bu konuya kesinlikle dahildir – "bilmek" fiili, Kutsal Kitap'taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.
Karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanı sıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan Öteki tarafından.
"Manifesto", Madde 29: Dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. Bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. Bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
Bir itiraz: "kimlik" denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu /tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. Dolayısıyla "kimliğini korumak" bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? Bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, diferansiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. Yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.
Tek odalı bir evde yaşamaktan, sevgilinle çarpışmaktan, kendi yerinin olmamasından nefret ediyordun, bu yüzden onu suçlamaktan ve bu daralma duygusunun yakınlığınızı baltalamasına izin veriyor olmaktan da nefret ediyordun. Sonunda o ayrı bir eve çıktığında bir ay gibi kısa bir sürede eski neşeli, canlı, üretken haline dönünce, aşkın boğabileceği olasılığına tanık olmak seni ürpertti.
Karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği  için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umursamayacağı şeyleri karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı Öteki'nin bilmesine izin vermek.
Dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir "sanki-yoksunluk" yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak Öteki'ne vermek: Öteki'ne değer vermek.
Bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? Geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. Kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. Bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. Öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. "Kitabi" bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.
Önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı  olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı
Paris'te Son Tango: Adam, Kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. İlişki yalnızca burada var olacaktır. Adam Kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, Kadının Adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, Kadınsa pikabın Adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. Filmin sonunda bir kırılma yaşanır: İlişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki – dışarıya   taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, Paris'te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. Kamunun sahip olduğu/olabileceği  bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak Adam ve Kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, Adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. "Gerçek" aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.
Mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.
Herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. Kendi karanlığı  olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.
Aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.
Kaldığımız otel odasındaki tuvaletin kapısı yoktu. Seviştiğimiz yataktan kalkmış, odanın içinde sanki bir şey yapman gerekiyormuş da ne olduğunu hatırlayamıyormuşsun gibi dönenmiş, sonra ayaklarını neredeyse sürüyerek tuvalete girmiştin. Bacaklarını açarak klozete oturduğunda yüzünün parlak kırmızılığını, kadehe dökülen şampanya gibi işeyişini, yakından da yakın olduğumuzu hissettiğimi unutmayacağım hiç. En basit şeylerden bile öğreneceği çok şey var aşkın.
Aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, Öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. Bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak Öteki'nin karanlığına
izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. Bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.
İzinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, Öteki'nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. Keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.
Karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. Bu konuda tekil  örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekarlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, bir yanımla takdir etsem de. Aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: Öteki'nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. Ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. Yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.
Herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla Öteki'nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.
Ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? Kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok.
Bir erkek arkadaşın vardı – çıkmak anlamında değil, cinsiyeti erkek olan bir arkadaş anlamında. Önceleri yalnızca merhabalaşıyordunuz,  sonra iyi arkadaş  oldunuz, daha sonra hemen her gün görüşmeye, saatlerce konuşmaya, uzun yürüyüşlere çıkmaya, filmlere gitmeye başladınız. Ben orada değildim henüz – telefonda bana, bir yıldır birlikte  olduğun sevgiline, ne harika bir insan olduğunu anlatıyordun bu yeni arkadaşının, konuşmalarımızda sürekli adı  geçiyordu, yaptığı bir şeyi, söylediği bir sözü aktarıyordun sık sık. şaka yollu kurcaladığımda gülerek yok canım, demiştin, yalnızca onu tanımış olmak bana mutluluk veriyor.
Sonra ben geldim; tanıştık. Senin aracılığınla tanıdığım insanlara yakınlaşmakta hep zorluk çekmiştim – bu adamı sevdim. iİk basta seni memnun etmek için bana dostça davrandığın düşündüm; geçen zaman, neredeyse senden ayrı var olan bir ilişki kurmamızı sağladı aramızda. Sana aşık olduğunu görüyordum – senin de ona aşık olduğunu anlamadım ama, istemedim. Bu durum iki ay sürdü: bir sabah, geçerken sormamış olsaydım, onu sevdiğini bana söyleyecek miydin, ne zaman söyleyecektin, bilmiyorum; o sabah duyduklarımdan sonra ilk tepkim, tası-tarağı toplamak ve defolup gitmekti. İkinizin birlik olup, gözümün içine baka baka birbirinizin sevgilisi olduğunuz yerde daha fazla kalmak, sinir, sindirim ve solunum sistemlerimi fazlasıyla zorlayacaktı. Birkaç gün sonra döndüm ama – dönmemi çok istediğin için, benim için çok önemli olduğun için. Aranızda  fiziksel hiçbir şey olmadığını (sanki en önemli derdim buymuş gibi), duygularınızı ilk kez o sabahki konuşmamızdan sonra birbirinize açtığınızı söyledin: onunla hiçbir zaman sevgili olmamıştın,, uzaktan sevmiştiniz birbirinizi, o da saygısından dolayı daha fazlasını istememişti, şimdiyse bitmişti bütün bunlar – hâlâ arkadaştınız ama sen beni seviyordun ve onu kazanmak uğruna beni yitirmek istemiyordun.
Tekleye topallaya toparlanmaya, yara sarmaya başladık. İlk kez, sana güvenmemem gerekebileceğini, senin ipinle kuyuya inmenin çok sağlam bir fikir olmayabileceğini düşünür oldum: içimdeki acılığı sürekli kıldı bu. Benim, bir süre sonra başka bir şehre gidecek ve seni arkadaşınla bırakacak oluşum da pek rahatlatmıyordu içimi.
Sonra bir mektup aldım arkadaşından: üzgün olduğunu, arkadaşlığımızın böyle, onun bana ihanet etmesiyle bitmesini istemediğini, kendini tam bir salak gibi hissettiğini anlatan, bana değer verdiğine inanmamı isteyen, abuk-subuk, bir sayfalık bir mektup. Arkasına yazdığım  cevapta buna inanmamı beklemesini inanılmaz bulduğumu, ahlak düzeyi sıfırlanmış bir sürüngen olduğunu düşünmeyeceğim ve adını her duyuşumda kusmak istemeyeceğim günün de geleceğini bildiğimi, ona vaktiyle içten bir yakınlık duyduğumu ama bu saatten sonra herhangi bir arkadaşlık söyleminin söz konusu bile olmadığını ilettim. Senin ihanetinin acısını  ondan çıkartıyprdum sanırım – senin bana olan sorumluluğunun yanında onunkisinin lafı olmazdı herhalde.
Hikayenin en hoş  tarafıysa, bana gerçeği anlattığın gün bile yalan söylemiş olduğunu öğrenmemdi, yüz yıllar sonra: aranızdaki ilişki iddia ettiğin gibi "masum" değildi, benimle yüzleşmenden önce ve onun bana yazmasından sonra da aynı yoğunlukta sürmüştü; ben sahneden çekildikten kısa bir süre sonraysa resmen sevgili oldunuz, birlikte yeni bir ev tuttunuz. Anlamadığım iki şey var: beni nasıl bu kadar aşağılayabildin; gittiğimde, gitmişken, neden yalvardın, döneyim diye? Dibini bulamadım ben senin.
Kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını Öteki'ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, Öteki'nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.
"Manifesto", Madde 13: Her insanın duvarları vardır. Her duvarın gedikleri vardır. İlişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. Orantı sabiti 1.7'dir.
Madde 14: Duvarlara işemeyiniz.
Ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım: Size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en "intim" bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.
Aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında Can'a varlığını hissettiriyor: değerli. Gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. İyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor. 

 

HAMAM

Bizim kuşağın en şanslı yanı (74 doğumluyum) ülkemiz için kültürel evrimin en keskin virajı olan 80’li yılların ortalarından önceki kısmı ucundan bucağından da olsa yakalamasıdır. Bu ışıklı radyoları, pikapları, siyah beyaz televizyon yıllarını, telesafirliği, 302 otobüslerin en lüks toplu taşıma aracı olmasını, damalı taksileri, çelik çomağı, leblebi tozunu, yağ kuyruklarını, bayram yerlerini, hamamları yaşamamızı sağladı. Bu çok daha uzatılabilecek listenin bir kısmı net bir fotoğraf halinde belleklerimizde canlanırken bir kısmı da puslu bir fotoğraf halinde   yer alıyor anılarımızda.
Takvim yaprakları 90’lı yılları gösterdiğinde yüzyıllardır bu coğrafyada hüküm süren hamamlarımızda pek çok çağdaşı kültürel aktör gibi tarih sahnesinden çekilmemek için son çırpınışlarını yapıyordu. Aynı yıllarda ben de üniversiteye başlamıştım. Kırık dökük bir öğrenci evim vardı ve evimin banyosu yoktu. Hamamlar da benim belleğimdeki albümün net fotoğraflarından değil miş ki, içinde olduğum müşkül duruma rağmen sonradan müptelası olacağım hamamları değil de o zamanlar pek bir moda olan tek kişilik sıhhi banyoları tercih etmiştim. Ne zamanki banyosuz evimden Umurbey’deki Tarihi Umurbey Hamamı’nnın  karşısındaki banyosu çalışmayan evime taşındım hamamlar benim için yeniden anlam kazanmaya başladı. Sıhhi banyoya gitmeye üşenip Umurbey  Hamamı’nın kapısından içeri adım atar atmaz hafızamdaki o puslu fotoğraf yavaş yavaş netlik kazanmaya başladı. Hamamın dış kapısından o geniş hole girdiğimde, sobanın başındaki peştemalli adamların tanımadıkları yabancı genç adamı baştan aşağı süzerek yaşattıkları tedirginlik, bir anda yıllar öncesinde benzer bir kapıdan girip, benzer bir holde yaşadığım başka bir tedirginliği anımsatmıştı. Küçük bir çocuktum, bana öyle bakanlar bir sürü kadındı. Ben de yalnız değildim ama annem, annannem, babannem, iki halam, üç teyzem, yaşıtım halamın oğlu, benden küçük kız kardeşim ve sayısını hatırlamadığım komşu teyzeler de vardı yanımda. O zamanlar özellikle kadınlar hamama yalnız gitmezdi. En az iki haftada bir konu komşu akraba toplanır Pazar hariç bir gün topluca hamama giderdi. Pazarları ve akşamları hamamlar erkeklere çalışırdı. Ama kendi başına yıkanmasını beceremeyen – ya da annelerin beceremeyeceklerini düşündüğü- erkek çocukları da anneleriyle kadınlar hamamına giderdi. Benim annem 6 yaşıma kadar kendi başıma yıkanamayacağımı düşündü. Sonrasında babamla göndermeye başladı hamama. Erkekler hamamı bir büyüme emaresiydi ama kadınlar hamamı da daha eğlenceliydi. Erkekler hamamına kalabalık gidilmezdi. Yanınızda sadece babanız  belki babanızın bir arkadaşı falan daha olurdu. Onlarda kendi aralarında anlamadığınız sohbetler yapardı. Arada sizin kendi kendinize çok temiz yıkanamadığınızı düşünür müdahele eder ve özellikle kese yapacağım diyerek canınızı yakarlardı.hele babanız değil de yanındaki arkadaşı ya da orada karşılaşılan yaşlı bir amca bu konuya müdahele ederse daha hoyrat davranır, kese diye sizi kandırıp derinizi yüzmeye kalkarlardı. Sonra erkekler hamamı daha kısa sürerdi yıkanma işlemi bittikten sonra hemen çıkılırdı hamamdan. Tek eğlenceli yanı hamamcının hamamdan çıkışta sizi de adam yerine koyup vücudunuzu ve başınızı sizin asla başaramayacağınız bir maharetle havluya sarması ve babanızın dinlenirken size söylediği gazozu yudumlamak olurdu. O gazozu çok sık bulamazdık her yudumu çok değerliydi. Hele hamam hararetinden sonra cennette akan ırmakların gazozdan olduğunu düşünürdük.
Kadınlar hamamı ise çok daha eğlenceliydi. Bir kere çok kalabalık olurdu. O kadar kalabalıkta muhakkak yaşıtınız arkadaşlar da olurdu.Onlarla oynanan ve sabahtan akşama kadar süren oyunlar hamamın en keyifli yanıydı.
Bütün bunlar kapıda yaşadığım anlık bir tedirginlikle bir çırpıda aklıma gelmedi tabiî ki. Uzun yıllar sonra tekrar ve yalnız yaşadığım hamam seramonisinin her adımında ayrı bir anı canlandı gözümde.
Hamamcının verdiği plastik terliklerle, küçükken giydiğim kocaman takunyalar, holden soğukluğa geçince kuzenimle oynadığım oyunlar ve annemin üşütüceksin çığlıkları, göbektaşına yattığımda orda uyuyan yaşlı amcalar, plastik hamam taslarını görünce annemin hamam çantasına özenle koyduğu ve hamamda gözü gibi koruduğu bakır hamam tası, holde hamamcı havlularla sarıp sarmalayınca ilk havlulandığımda hissettiğim büyüdüm adam oldum hissi ve soyunma kabininde uzanıp o müthiş anın keyfini çıkarırken çaktırmadan babama bakıp acaba gazoz söyleyecek mi diye kollamam.
Teknolojik gelişimle yaşanan kültürel erozyona yenik düştü Tarihi Umurbey Hamamı ve tarih sahnesinde pek de büyük olmayan yerini aldı. Ama benim belleğimdeki puslu bir çok fotoğrafa netlik kazandırarak kişisel tarihimde çok önemli sayfaları araladı ve küçümsenmeyecek bir rol kaptı. Artık evimde konforlu bir banyo ve 24 saat sıcak su var. Ama ben yine de bulduğum her fırsatta  zamana direnen birkaç hamama gidiyor, “ölmeden önce herkesin yaşaması gerektiği”ne inandığım bu keyfi Tokatlı tellaktan keseye, sertifikalı masörden masaja kadar hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan yaşıyor, finalinde de bir kendime bir de babamın ruhuna bir gazoz söylüyorum..
Ve bir gün bir oğlum olursa ve hala yaşayan hamamlar olursa Onunla da soyunma odasında havlulara sarınıp gazoz içeceğim.    (Bu yazı kaleme alındığında bir oğlum yoktu, artık var  hamama gidecek yaşa da geldi. Oğlumla ilk hamam deneyimimizi de paylaşacağım)

17 Ekim 2010 Pazar

Tefrika -2-

Yukarı çıkmadan dışarıda bir sigara daha içti. Kapalı yerlerde sigara yasağına uyuz oluyordu. Sigara içenleri ayrı bir yere oturtsalar sorun çözülecekti oysa. Sigaranın sonunu getiremeden attı. Üşümüştü. Hava bayağı serindi. Hiçbir zaman kalın giyinmeyi sevmemişti. Dişiliğini ön plana çıkarmaktan hoşlanırdı. En pespaye halinde bile seksi olmayı başarırdı. Bugün de onlardan biriydi. Hastanedeki beşinci gecesiydi beş gündür banyo yapmıyor, makyaj yapmıyor, saçlarını taramıyordu. Beş gün önce gelen bir telefonla başlamıştı her şey. Saat 22:00’de çalmıştı telefon. Arayan kocasıydı. “Tam da oğlanın uyuma saatinde niye aradı ki” diye aklından geçirdi kızarak. Daha yeni dalıyordu çocuk. Allahtan uyanmamıştı. Yine de telefonu açarken fırçalamayı düşündü. Ama karşıdaki ses kocasının değildi. Kibar fakat konuşmayı pek beceremeyen bir polis memuru, üzüntüyle, bir tarafik kazası yaşandığının, kocasının da içinde olduğunu, şu an Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yattığını söyledi. Cep telefonunda “Canım Karım” kaydını görünce aramışlar.
         Neye uğradığını şaşırmıştı. Anlamsız ama çok işine yarayacak bir soğukkanlılıkla davrandı. Önce ortak arkadaşları Muzafferi’i aradı. Bu gibi durumlarda ne yapılacağını bilen O olurdu. Muzaffer’e ağlayarak durumu anlattı. Muzaffer yanıltmadı Oya’yı “Tamam sen hemen bir çanta hazırla, kıyafet ve gerekecek diğer şeyleri koy. Kaç gün kalacağımız belli olmaz.Ben geliyorum hemen” dedi. Üniversiteden beri, kurdukları geniş ve güvenilir bir arkadaş çevreleri vardı. Nerdeyse aile gibi olmuşlardı, belki aileden de öte. Bir çoğunun aileleri yanında değildi zaten. Neşelerini de hüzünlerini de birlikte yaşarlardı. Ne zaman birbirlerine ihtiyaç duysalar yanlarında olurlardı. Düğünlerini birlikte yapar, cenazelerini beraber kaldırırlardı. Ortak işler kurar, çocuklarını birlikte büyütürlerdi. Hemen hepsi aynı dar çevrenin içinden evlenmişlerdi, birkaç istisna haricinde. Onları da  - yani dışarıdan gelenleri- hemen içlerine alıvermişlerdi. Bu fazla samimi ortama dışarıdan gelen  gelin ve damatlar ilk önce alışmakta zorlanırdı fakat yavaş yavaş adapte olurlardı. Zaman zaman bazıları bazılarıyla sorunlar yaşardı, bazıları bazen gruptan uzaklaşırdı, ama bir süre sonra her şey eski ritmine kavuşurdu. Hele böyle olağandışı durumlarda, yaşanan kötü şeyler unutulur herkes birbirine kenetlenirdi. Hepsi Bursa’da yaşamıyordu. İstanbul’a Ankara’ya hatta İngiltere’ye, Fransa’ya yerleşenler  de vardı içlerinde. Onlar elbette Bursa’dakiler kadar yoğun yaşayamıyorlardı bu arkadaşlığı, ama yine de yaşıyorlardı, dışında değillerdi sadece uzaktaydılar. Bursa’da yaşamayan bir arkadaşlarının deyimiyle “ bu yüzyıla ağır gelen bir arkadaşlık” yaşıyorlardı.
         İşte böyle bir grubun en önemli kişilerinden biriydi Muzaffer. Kimin başı yardıma sıkışsa, yardıma ihtiyacı olsa, aranılan ilk kişiydi. Bazen grup içindeki samimiyet dengelerine göre bu sıralamadaki yerini kaptırabilirdi ama genel için Muzaffer’di acil durum arkadaşı. O da her zaman için elinden geleni yapar, işbilirliğini, organizasyon becerisini en önemlisi fedakarlığını arkadaşlarının emrine tereddütsüz sunardı. Oya O’na Ahmet Bekir’in trafik kazası geçirdiğini söylediğinde de böyle oldu.

15 Ekim 2010 Cuma

ah, küçücük gemi, sulara attın şimdi kendini, delisin
ah, yakarlar seni, dönmezsin bir daha geri, delisin

CAN YÜCEL'DEN

Bilmelisin ki ... Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez. Bilmelisin ki ... Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır. Bilmelisin ki ... Karşındakını kırmamak ve inançlarını savunmak arasındaki çizginin nereden geçtiğini bulmak zor. Bilmelisin ki ... Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da! Bilmelisin ki ... Tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, ne tür deneyimler yaşadığınızla var. Bilmelisin ki ... Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi,sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. Aile her zaman biyolojik degil Bilmelisin ki ... Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir. Bilmelisin ki ... Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor. Bilmelisin ki ... Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor. Bilmelisin ki ... Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz Bilmelisin ki ... Iki kişi münakasa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.(Dikkat) Bilmelisin ki ... Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır. Bilmelisin ki Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.

23 Eylül 2010 Perşembe

Tefrika -1-

Birden gözlerini açtı. Gördüğü  her şey anlık bir süre yabancı geldi. Oturduğu rahatsız kantin sandalyesinde içi geçmişti. İçten bir telaşla, ama kimseye telaşını fark ettirmemeye çalışarak etrafına bakındı. Sanki ayıpmış gibi düştüğü durumdan utandı. Çevredekilerin fark edip fark etmediğini anlamaya çalışıyordu. Görünüşe göre kimsenin umurunda değildi. Zaten büyük bir ihtimalle fark etmemişlerdi. Uyumamamıştı ki. Gözlerini kapattığı birkaç saniyelik sürede içi geçmişti. Başı düşmemişti, çayı hala sıcaktı. O anda biri direk yüzüne bakmamışsa anlaması imkansızdı. Belki baksalar bile anlamayacaklardı. Çok kısa bir süreydi ne de olsa. “Aman” dedi içinden “Neler saçmalıyorum. Hergün onlarca kişi gelip bu bu sandalyelerde uyuklamıyor mu? Hem de benim gibi çaktırmadan da değil, kafayı koyup masaya hatta kimisi zaman zaman horlayarak” Ne de olsa bir hastane kantiniydi burası. Oturanların çoğu uykusuz hasta yakınları. Onların uyuklamasından daha doğal ne olabilirdi ki. Yine de bu horlama düşüncesi canını sıktı. Birkaç saniyelik  de olsa kendisi de yapıyordu bunu bazen. Şimdiki gibi çok uykusu varken, ya da  çok içtiği zamanlarda oturduğu yerde saniyelik içi geçer, ama yine de çevresindeki tüm konuşmaları duyardı. Sonra gözlerini açıp sohbete dahil olduğunda herkes gülmeye başlar ya da çok şaşırırlardı. “Şimdi horluyordun bir de uyumuyor numarası yapıp sohbete dahil oluyorsun” derler ve yatması için baskı yaparlardı. Birden daha fazla utandı. Eğer böyle bir şey olduysa hiçbirşey olmamış gibi davranarak, daha komik bir duruma düşmüştü. İnsanlar da kibarlıklarından renk vermemişlerdi tabi. İçi sıkıldı birden en iyisi kalkıp gideyim diye düşündü. Çay molası diye çıkmıştı zaten, çayı da bitmişti.