Ruh bir savaş alanıdır,akıl ve muhakemenin tutku ve iştahla çarpıştığı...
Cibran








Özgürlük ve düzen hiçbir zaman hiçbir yerde birlikte var olmamışlardır; hiçbir zaman ikisinden de vazgeçilemedi

Benden, onlara benzer olmayı beklemeyin,
Ve onları yineler olmayı beklemeyin.
Herkes yeniliğine varır, kendi kalırsa.
Kimseden bana benzer olmayı beklemeyin

Özdemir Asaf


Bu Blogda Ara

Sayfalar


22 Ekim 2010 Cuma

Tefrika -3-

Telefonundan  10 dakika sonra, Muzaffer, karısı Filiz, ve arkadaşları Yasin’le birlikte kapısındaydı Oya’nın. Filiz evde kaldı, Oya’nın oğluna bakmak için. Filiz’le Muzaffer’in çocuğu yoktu. Muzaffer kendi arabasını karısına bıraktı, çocuğu rahatça kreşe götürebilsin diye. Yasin’in arabasıyla Yasin, Muzaffer ve Oya İzmir’e doğru yola çıktılar. Kabus gibi bir yolculuktan sonra varmışlardı İzmir’e. Arabayı Yasin kullanıyordu. Muzaffer arkada Oya’yla oturuyor ve O’nu teselli etmeye çalışıyor, arada Ahmet Bekir’in telefonunu arıyordu açan olur da bilgi alırım umuduyla, ama telefon çalmasına rağmen kimse açmıyordu. Muzaffer hastaneyi arayıp bilgi almayı da denemişti ama bu girişim de sonuçsuz kalmıştı. İçinden dışından lanetler okumuştu Oya o yolculukta; telefonu açmayan polislere, doğru dürüst bilgi vermeyen hastane personeline, muhatap bulamamasına yol açan sisteme, hatta böyle bir kaza geçirdiği için Ahmet Bekir’e bile. Bu kadar küfürle birlikte, bu kadar duayı aynı anda yaptığı başka bir anı yoktu geçmişinde. Üstüne Yasin’in bir an önce varmak için arabayı delice kullanması ve çok ciddi iki kaza tehlikesi yaşamaları iyice unutulmaz kılmıştı bu yolculuğu. Yasin iki gün önce dönmüştü Bursa’ya arabayı Muzaffer’ bırakarak. Sadece Muzaffer’le Oya kalmıştı Ahmet Bekir’in başında. Ahmet Bekir’in pek akrabası yoktu. BU duruma içten içe mutlu olurdu Oya, ama şimdi keşke böyle olmasaydı diyordu. “Hem O’na hem bana destek olurlardı” diye geçirdi içinden. Annesi daha lisedeyke Ahmet Bekir, ölmüştü. Ne tuhaf O da bir trafik kazasında ölmüştü. Hemen uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceyi kafasından Oya. Gazetelerden okuduğu, ya da olağandışı şeylere meraklı arkadaşlarının anlattığı “annesiyle aynı kaderi paylaştı” ya da “ karı koca yıllar sonra aynı gün öldüler” gibi garip rastlantı hikayelerinden birinin kocasının başına gelebileceği ihtimali bile yüreğini burdu birden. Babasını ise İstanbul’da hastane hizmeti de veren bir huzurevine yatırmıştı Ahmet Bekir. Zavallı adam Alzheimer hastasıydı ve kendisi istemişti huzurevini. Ahmet Bekir ilk başlarda karşı çıkmasına rağmen, babasının kendi kendine bakamaması ve bir başkasının da tam zamanlı yardımına ihtiyaç duyması nedeniyle zamanla bu fikri kabullenmek zorunda kalmıştı. Yine de bu konuda kendini hep suçlu hissederdi. Bir de kızkardeşi vardı Ahmet Bekir’in. Amerika’da yaşıyordu kardeşi. Yıllar önce okumak için gitmiş, daha okurken bir Hintli ile evlenmiş ve oraya yerleşmişti.İyi bir işi, iki de çocuğu vardı. Babası hastaneye yatmadan önce, tatillerini bir yıl Türkiye gelerek, bir yıl Hindistan’a giderek paylaştırırlardı. Babası hastaneye yatınca, daha doğrusu kızını ve torununu tanımamaya başlayınca Türkiye’ye gelmeyi kestiler. Türkiye’nin sırası geldiğinde, dünyanın çeşitli yerlerini gezerek tatil yapıyotrlarmış. Facebooktan öğreniyorlardı bunları Ahmet Bekir ve Oya. Pek aramazdı kardeşi   hatta hiç aramaz bile denilebilirdi. Ara sıra facebooktan  msnden –denk gelirlerse- hal hatır sorar, babasını merak eder, bazen de çocuklarla olan fotoğraflarını gönderirdi. Bir keresinde huzurevini ücretini yatırmayı önerdiğinde çok sinirlenmişti Ahmet Bekir. Oya bunu anlamamış, hatta o parayı yatırmasının kardeşinin görevi olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Ahmet Bekir Oya’yla tartışmış, birkaç gün de konuşmamıştı. “Ben babama bakamayacak kadar muhtaç duruma düşersem para göndersin” diyordu. Babasını huzurevine yatırmanın yarattığı suçluluk duygusunu böyle hafifletiyor heralde diye düşünerek konunun üstüne gitmemişti Oya. Oysa bu para aile bütçelerinde önemli bir gider oluşturuyordu. Ahmet Bekir’in babasının bir emekli maaşı falan da yoktu. Zamanında çiftçilikle uğraşıyormuş. Karısının ölümünden sonra kazadan kendini sorumlu tutarak uzun süren bir bunalım geçirmiş -Oya’ya göre o bunalımdan hiç çıkmamış-  çalışmayı da bırakmış, ne kadar arazisi varsa hepsini satmış, Ahmet Bekir ve kardeşini okutmuş. Tabii kız Amerika’da okuduğu için paranın önemli kısmı O’na gitmiş. Şimdi adamın elinde kalan sadece   küçük bir bağ ile, küçük sayılamayacak bir bağ evi. Mersin’deki bu bağ evini Ahmet oralı birçiftçiye, içinde oturması, bakımını yapması ve her yıl yetiştirdiği ürünlerden kendilerine de kullanım amaçlı göndermesi karşılığında kiraya vermişti. Yani oaradan da bir gelir yoktu. Ahmet Bekir babası sağken oranın satılmasına karşı çıkıyordu. Oya’ya göre babası öldükten sonra da “babamdan kalan tek hatıra” diyerek satılmasına karşı çıkacaktı. Ama kızkardeşi satılıp kendi payına düşen paranın verilmesini isteyecek ve iki kardeş arasında kıyamet kopacaktı. Oya kazayı ne Ahmet Bekir’in kardeşine ne de babasına haber vermedi. Oya’nın kendi annesi ve babası da Ümre’ye gitmişlerdi. Oya onlara da haber vermedi. İzmir’de bir kuzeni vardı Oya’nın çok samimi olmadığı O’na haber verdi sadece. Kız “sağolsun” ilgilendi. İş çıkışlarında uğradı. Eve gelip banyo yapması için ısrar etti ama Oya gitmedi. Ahmet Bekir yoğun bakımda yattığı için, refakatçiye yer yoktu. O yüzden Muzaffer ya da Oya’nın hastanede Ahmet Bekir’in yanında kalması büyük bir problemdi. Bu banklarda, bekleme koltuklarında, kantin sandalyelerinde sabahlamak anlamına geliyordu. İlk gece hem Oya, hem de Muzaffer hastanede sabahladılar. İkinci gece ise Muzaffer Oya’nın “Ne olur ne olmaz hiç olmazsa birimiz dinç kalalım. Sen gündüz de sağa sola gideceksin araba kullanacaksın uykusuz kalma” savına fazla direnemedi ve gece öğretmen evinde kaldı. O günden beri dönüşümlü kalmaları için çok ısrar etti Oya’ya ama Oya bunu da kabul etmedi. Ahmet Bekir kendine geldiğinde yanıbaşında kendisini görmesini istiyordu Oya, Muzaffer’i değil. Bu yüzden çay ya da sigara için aşağı indiğinde bile suçluluk duyuyordu. Her yanından ayrıldığında sıkı sıkı tembihliyordu  Muzaffer’e ;
-“Bak olur da uyanır da doktorlar yanına girebilirsin derse, sakın girme Muzaffer bozuşuruz vallaa. Telefon et ben saniyesinde gelirim buraya” Muzaffer takılırdı;
-Bana ne kızım. Senin kocansa benim de kaç yıllık arkadaşım. Belki senden bile çok şey paylaşmışlığımız vardır. Beni görsün uyanır uyanmaz.
-“Oha Muzaffer, bravo yani. Ne paylaşıyorsunuz siz kocamla be! Ben yatıyorum oğlum bu adamla,sen ne yapıyprsun?” der ve şakayla şakayla karışık verdiği cevapla konuyu uzatmadan keserdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder