Ruh bir savaş alanıdır,akıl ve muhakemenin tutku ve iştahla çarpıştığı...
Cibran








Özgürlük ve düzen hiçbir zaman hiçbir yerde birlikte var olmamışlardır; hiçbir zaman ikisinden de vazgeçilemedi

Benden, onlara benzer olmayı beklemeyin,
Ve onları yineler olmayı beklemeyin.
Herkes yeniliğine varır, kendi kalırsa.
Kimseden bana benzer olmayı beklemeyin

Özdemir Asaf


Bu Blogda Ara

Sayfalar


19 Şubat 2011 Cumartesi

Tefrika -10-

Kuşkusuz bütün arkadaşları ihtiyaç hissettiklerinde Muzaffer’in göğsünde ağlayabilirlerdi ama hiçbirisi Oya kadar korunmaya muhtaç hissi uyandırmazdı Muzaffer’de. Üstelik bu hisse rağmen hiçbir zamam Oya’yı güçsüz bir kadın gibi görmemişti Muzaffer, arkadaşlarının da öyle görmediğinden emindi, öyle olsa bilirdi. Onların arasında hiçbir şey gizli kalmazdı. Ne garip çelişki diye düşündü Muzaffer, güçsüz olduğunu düşünmüyorsun ama,korunmaya muhtaç gibi davranıyorsun.  Oya’yı Oya yapan özelliklerdi bunlar, zaaf ya da arıza değil. Değişmesini istemedi Muzaffer Oya’nın. Aklından geçenleri söylemedi Oya’ya, şimdi zamanı değil diye düşündü. Yavaşça ayrıldı Oya Muzaffer’den uykudan uyanmış da kendine gelmeye çalışıyor gibiydi.
         -“Telefonum çalıyor” dedi. Cebinden titreyen telefonu çıkardı, kimin aradığına baktı, kıyafetinin kollarına gözlerini sildi, açmadan Muzaffer’e dönüp “Afet Afet” dedi ve telefonu açtı.
         Muzaffer’in suratı ekşidi Afet ismini duyunca. Nedense sevememişti Muzaffer Afet’i. Afet Oya’nın İzmir’de yaşayan kuzeninin adı idi. Suratında  sürekli ağlamaklı bir ifade olan, işyerinden, trafikten hastane personelinden, hiçbirşey bulamazsa havalardan, ışıklandırma sisteminden şikayet eden bir tipti. Az konuşuyor, donuk bir ifadeyle boşluğa bakarmış gibi bakıyor, konuştuğunda da konu ne olursa olsun şikayet edecek bir şey buluyordu.
         -“Ben aşağıya gidiyorum” dedi Oya. “Afet bana laptopunu bırakacak, çok acelesi varmış, 10 dakikaya orada olurum diyor.”
         -“Aman yukarı çıkmasın da”
         -“Ne alıp veremediğin var kızcağızla. Sağolsun elinden gelen yardımı yapıyor bize  şurda.
         -“Canım bir şey demiyorum ben de sağolsun ama hoşlanmadım işte. Koca gözleriyle buz gibi bakıp, her ağzını açtığında Gamlı Baykuş gibi her şeyden şikayet etmesi sinirimi bozuyor sadece. Bir de o ismi yok mu? İnsan niye çocuğuna Afet ismini koyar ki?
         -“Aman eniştemin işleri işte. Güya kızım bir Afet olsun diye düşündü heralde. Kızı pek afet olmadı ama yine de eniştem küçükken Afet-i Devran’ım diye severdi.
         -“Bu biraz doğal afet olmuş”
         -“Ay tamam oyalama beni, kız gelecek şimdi ben iniyorum. Kantinde wireless varmış. Bilgisayarı almışken maillerime bakar, Ahmet Bekir’in durumunu da facebooktan millete duyurur öyle gelirim. İnsanlar da biraz rahatlasın. Bir şey olursa ararsın” deyip hızla gitti Oya.
         Daha cep telefonlarına yeni alışmışken bu facebooktan haberleşme olayına herkesin bu kadar bodoslama dalmasını anlayamıyordu Muzaffer. O’nun da bir facebook hesabı vardı ama dostlar alışverişde görsün maiyetinde bir hesaptı daha çok. Aklına estiğinde girer, gelen teklifleri kabul eder, şöyle bir göz atar ve Ona hatırlatacak bir şey olana kadar da unuturdu. Kadınlar bu tarz iletişim yeniliklerine erkeklerden daha mı çabuk uyum sağlıyorlar acaba diye düşündü. Sonra da kendisinin bu konudaki hantallığının tüm erkekleri zan altında bırakamayacağına karar verdi.
         Ahmet Bekir’in doktorları geldi bu sırada. Ayak üstü sohbet ettiler. Ahmet Bekir’in beklediklerinden daha hızlı  gelişim gösterdiğini söyledi doktor. Muzaffer’le aynı yaştaydı, belki bir iki yaş büyük olabilirdi ama tavırlarında sanki 10 yaş büyükmüş gibi bir hal vardı. Muzaffer’le ya da Oya’yla konuşmalarında yaştaşlarıyla  değil de öğrencileriyle konuşuyormuş gibi davranıyordu. Onlar da bu durumdan hiç rahatsız olmuyorlar, aksine doktorun onlara bu şekilde davranması sanki doktora olan güvenlerini artırıyordu. Doktorları ameliyata girerken görmemişlerdi. Doktor seçme, önceden görüşme gibi bir şansları olmamıştı. Ahmet Bekir’in durumu acildi kimseye sormadan ameliyata almışlardı. Ameliyattan sonra tanışmışlardı doktorlarla. Ahmet Bekir’in her şeyiyle ilgilenen bu doktordu ama ameliyata girmiş olan üç doktorla daha tanışmışlardı. Bir ara Oya “Ne çok doktor girmiş ameliyatımıza be, hangisine yalakalık yapacağımızı şaşırdım” deyince gülme krizine girmişti Muzaffer. Yüzünü tekrar bir gülümseme kapladı. Acaba doktorlar da kendilerine şirin görünmeye çalışan hasta yakınlarının arkalarından “komik insanlar” diye gülüyorlar mıydı? Ama herkes de bizim gibi değilki diye düşündü. Tepeden bakanı, emir vereni, hakaret edeni, isyankarı (durum farklı olsa belki onlarda öyle olurdu) sık boğaz edeni, anlayışsız olanı, parasıyla her şeyi halledebileceğini sananı neler var neler. Belki biz doktorların en çok karşılaşmak isteyecekleri hasta yakını profiliyiz. Kesin öyle olmalıyız, bir zararımız olmadığı gibi egolarını şişiriyoruz. “Tabi lan” dedi birden yüksek sesle, birisiyle konuşuyormuş gibi “Götlerini kaldırıyoruz pezevenklerin” Yine kendi kendini gaza getirmişti. Çevresine baktı kimse var mı bir duyan oldu mu diye. Utanmıştı ama kendisine bile utancını hissettirmemeye çalışıyordu. Belli ki biraz önce doktorla konuşurken, doktorun üstünde kurduğu “Ben doktorum sen sıradan insansın” tavrı anı yaşarken Muzaffer’e çok normalmiş gibi gelse de bilinç altında bir yerleri yaralamıştı. Şimdi de bulduğu ilk çatlaktan anlamsız bir dışavurum yaşatıyordu Muzaffer’e. Neyse ki çevrede kimse yoktu da duyan gören olmamıştı bu akıllı insanlara pek yakıştırılmayan durumu 

10 Şubat 2011 Perşembe

Tefrika -9-

-III-
         Ahmet Bekir’in kendine gelmesi Oya’yı bir hayli rahatlatmıştı. Filiz’le konuştuktan sonra yaklaşık yarım saat aralıksız ağladı. Hem ağladı, hem Muzafer’e bir haftadır içinde biriktirdiklerini anlattı. Bir haftadır çelik gibi duruyor, kocası yoğun bakımda olan genç bir kadından beklenmeyecek bir metanet gösteriyordu. Sinirleri yay gibi gerilmişti. Bir haftadır hastaneden dışarı çıkmamış, Ahmet Bekir’in yanından ayrılmamıştı. Muzaffer’le birlikte kocasının kendine gelmesini, konuşmasını, tepki vermesini beklemişlerdi. Hastanede yoğun bakım hasta yakınlarının kalacağı bir yer de yoktu. Bekleme salonlarındaki koltuklarda oturuyor, uyukluyor, yemek yiyordu. Hemşireler durumuna acımış, geceleri nöbetçi hemşire odasındaki kanepede uyumasını teklif etmişlerdi. Oya bu teklifi bile çok kısıtlı, gecede bir iki saat vücudu iyice düştüğü zamanlarda değerlendirmişti. Muzaffer gece yarısı gidiyor sabah erkenden geliyordu.
         -Sanki bir anda üzerimden tonlarca yük kalktı Muzaffer …   dedi ağlayarak. İyileşmeyecek sandım, hiç gözünü açamayacak, bir daha hiç aşkım demeyecek, çok korktum, kendimi çok yalnız, çok çaresiz hissettim.
         -Yalnız olur musun hiç… diye cevap verdi Muzaffer.  Biz yanında değil miyiz, biz bir aile değil miyiz. Hiç birbirimizi yalnız bıraktık mı şimdiye kadar?
         -Öle değil Muzaffer, öyle değil. Hayata karşı yalnız hissettim. Çok yaslanmışım Ahmet’e, çok güvenmişim. Yaslandığım koca ağaç birden sırtımdan çekilivermiş gibi oldum. Ahmet’e bir şey olursa nasıl ayakta kalırım korkusuna kapıldım. Güçlü olmalıyım dedim kendi kendime. Ahmet’e bir şey olmayacak iyileşecek dedim, koyverme kendini Oya. Sen bu durumda olsan Ahmet Bekir her şeyin üstedinden gelirdi. Seni iyileştirmeden de bu hastaneden çıkarmazdı. O zaman sen de O’nu iyileştirmeden çıkarmayacaksın, bu hastaneden iyileşmiş bir Ahmet Bekir çıkaracaksın yoksa…   Hıçkırarak ağlamaya başladı gerisini getiremedi. Muzaffer Oya’ya sarıldı, başını göğsüne dayadı. Oya bir süre ağladı.  Muzaffer:
         —Korkma canım hiç korkma. Ahmet Bekir’i buradan sapasağlam çıkaracağız. Senin kolunda yürüyerek çıkacak buradan. Şükür hayati tehlikesi kalmadı. Bundan sonrasını da atlatacak. Ahmet Bekir güçlüdür. Hepimizden güçlüdür O.
         —Evet çok güçlü. Keşke bu kadar güçlü olmasaymış. O yüzden böyle oldum ya. O’na bir şey olacağını hiç düşünmezdim. Hastalanan, nazlanan, mızmızlanan, sorun çıkartan, kıçı başı ağrıyan hep ben olurdum ya da Ali. O’na bir şey olmazdı. O hep sorun çözerdi sorun olmazdı hiç.  O’nsuz bir sorunu nasıl çözeceğimi, nasıl başa çıkacağımı bile bilmiyorum ben. Keşke bu kadar güçlü olmasaymış, keşke bu kadar O’na yaslanmama izin vermeseymiş.
         —Oya’cım kendine gel. Ahmet Bekir ölmedi. İyileşecek sapasağlam olacak, eskisi gibi güçlü ve güvenilir ve sen yine O’na yaslanacaksın güvenle.
Oya’nın biraz sakinleşen ağlaması tekrar yükselir.
-         Ya ölseydi Muzaffer. Ya ölseydi. Ne yapacaktım ben, ne yapacaktık biz oğlumla. Nasıl yetiştirecektim ben Ali’yi? Nasıl tutunacaktım hayata yalnız? Yoo artık bu kadar yaslanmayacağım  Ahmet Bekir’e. Ben de O’nun yanında kendi başına ayakta durabilen bir ağaç olmalıyım. O’nun kadar güçlü, kökleri toprağa nakşolmuş bir çınar olamayabilirim ama, en azından kendi başına ayakta durabilen bir çam ağacı olmalıyım ben de. En azından Ali için bunu başarmalıyım. Dünyanın bin türlü hali var, başımıza ne geleceğini kestiremiyoruz gördüğün gibi.
-         Haklısın canım haklısın. Keşke böyle sevimsiz fark etmeseydik bunları… Dedi Muzaffer. İçinden de biz bunları görüyorduk ama senin gibi dik kafalı birine bunları anlatamazdık ki diye geçirdi.
-         Musibet nasihatten çok daha acı öğretiyor arkadaşım,ama kafana da kazık gibi kakıyor, dikiyor, yakıyor, işliyor, damgalıyor ki bir daha unutmayasın.
Muzaffer başıyla onayladı, maalesef der gibi bir ifadeyle. Hala Muzaffer’in göğsüne başını dayamış olan Oya göremedi bu jesti. Oya bir destek ararcasına sarılmıştı Muzaffer’e. Bir haftadır dimdik ayakta durmaya çalışan genç kadın, Ahmet Bekir’deki iyileşme emaresiyle salıvermişti sanki kendini. Muzaffer bir haftadır ilk defa gerçekten destek olabildiğini hissetti. Garipsenecek bir durumdu bu. Zira Oya hiçbir zaman kendini bu kadar kapatan birisi olmamıştı. Muzaffer bundan çok daha basit durumlarda bile Oya’nın yanında olabilmiş, O’na destek, sırdaş, gönüldaş olmuştu. Zaman zaman sohbet ederler, küçük sırlarını paylaşırlar, dedikodu yaparlardı. İlk defa Oya’yı bu kadar ketum, bu kadar uzak görmüştü. Bu boşalmayla tanıdığı Oya’nın geri döndüğünü hissetti. Acaba Oya bahsettiği kadar değişebilir mi diye sorguladı içinden. Ya da değişmeli mi? “Biz Oya’yı böyle sevdik, arızalarıyla, zaaflarıyla. Oya’yı Oya yapan bu değil mi?” Birden aklından geçen “arıza zaaf” ibarelerine kızdı. “İnsanların kişiliğini oluşturan pazılın parçalarından biri bu arıza ya da zaaf dediğim şeylerde ve her birinin uzantıları başka bir parçayla uyum göstererek bir bütünü oluşturuyor. Örneğin Oya’nın kendinde gördüğü kusur olan erkeğine fazla yaslanmak, Oya’yı dişileştiren bir özellik” diye sav attı kendi kendine. Sonra da bu savı güçlendirecek örnekler geçirdi aklından. Gerçekten de çevrelerindeki her kadından daha dişi olmayı başarıyordu Oya. Muzaffer dahil her erkekte bir koruma, yardım etme hissi uyandırırdı. Ama bu his bir acımanın getirdiği değil, erkeklik egosunun getirdiği bir duygu olurdu. Şöyle ki;  ikisine de kur yapmak amacı taşımayan bir erkek Filiz’le Oya’yı herhangi bir iş yaparken gördüğünde nedenini bilmeden Oya’ya yardım etmeye giderdi. Bu Oya Filiz’den daha güzel olduğu için değil, bilakis Filiz’in gören herkesi kendine hayran bırakacak bir güzelliği vardı. Bu tamamen Oya’nın aurasındaki dişilikten kaynaklanırdı. Üşüyen ellerini sevgilisinin cebine sokup ısıtan, seks sonrası erkeğinin gömleğini sırtına geçiren bir kadın fotoğrafına Oya  Zuhal’den de   Gülnihal’den de daha yakışırdı. Tabii bu yakıştırma fiziksel özelliklerine göre yapılan bir yakıştırma değil. Ancak onları tanıyanların yapabileceği bir yakıştırma.