Ruh bir savaş alanıdır,akıl ve muhakemenin tutku ve iştahla çarpıştığı...
Cibran








Özgürlük ve düzen hiçbir zaman hiçbir yerde birlikte var olmamışlardır; hiçbir zaman ikisinden de vazgeçilemedi

Benden, onlara benzer olmayı beklemeyin,
Ve onları yineler olmayı beklemeyin.
Herkes yeniliğine varır, kendi kalırsa.
Kimseden bana benzer olmayı beklemeyin

Özdemir Asaf


Bu Blogda Ara

Sayfalar


10 Şubat 2011 Perşembe

Tefrika -9-

-III-
         Ahmet Bekir’in kendine gelmesi Oya’yı bir hayli rahatlatmıştı. Filiz’le konuştuktan sonra yaklaşık yarım saat aralıksız ağladı. Hem ağladı, hem Muzafer’e bir haftadır içinde biriktirdiklerini anlattı. Bir haftadır çelik gibi duruyor, kocası yoğun bakımda olan genç bir kadından beklenmeyecek bir metanet gösteriyordu. Sinirleri yay gibi gerilmişti. Bir haftadır hastaneden dışarı çıkmamış, Ahmet Bekir’in yanından ayrılmamıştı. Muzaffer’le birlikte kocasının kendine gelmesini, konuşmasını, tepki vermesini beklemişlerdi. Hastanede yoğun bakım hasta yakınlarının kalacağı bir yer de yoktu. Bekleme salonlarındaki koltuklarda oturuyor, uyukluyor, yemek yiyordu. Hemşireler durumuna acımış, geceleri nöbetçi hemşire odasındaki kanepede uyumasını teklif etmişlerdi. Oya bu teklifi bile çok kısıtlı, gecede bir iki saat vücudu iyice düştüğü zamanlarda değerlendirmişti. Muzaffer gece yarısı gidiyor sabah erkenden geliyordu.
         -Sanki bir anda üzerimden tonlarca yük kalktı Muzaffer …   dedi ağlayarak. İyileşmeyecek sandım, hiç gözünü açamayacak, bir daha hiç aşkım demeyecek, çok korktum, kendimi çok yalnız, çok çaresiz hissettim.
         -Yalnız olur musun hiç… diye cevap verdi Muzaffer.  Biz yanında değil miyiz, biz bir aile değil miyiz. Hiç birbirimizi yalnız bıraktık mı şimdiye kadar?
         -Öle değil Muzaffer, öyle değil. Hayata karşı yalnız hissettim. Çok yaslanmışım Ahmet’e, çok güvenmişim. Yaslandığım koca ağaç birden sırtımdan çekilivermiş gibi oldum. Ahmet’e bir şey olursa nasıl ayakta kalırım korkusuna kapıldım. Güçlü olmalıyım dedim kendi kendime. Ahmet’e bir şey olmayacak iyileşecek dedim, koyverme kendini Oya. Sen bu durumda olsan Ahmet Bekir her şeyin üstedinden gelirdi. Seni iyileştirmeden de bu hastaneden çıkarmazdı. O zaman sen de O’nu iyileştirmeden çıkarmayacaksın, bu hastaneden iyileşmiş bir Ahmet Bekir çıkaracaksın yoksa…   Hıçkırarak ağlamaya başladı gerisini getiremedi. Muzaffer Oya’ya sarıldı, başını göğsüne dayadı. Oya bir süre ağladı.  Muzaffer:
         —Korkma canım hiç korkma. Ahmet Bekir’i buradan sapasağlam çıkaracağız. Senin kolunda yürüyerek çıkacak buradan. Şükür hayati tehlikesi kalmadı. Bundan sonrasını da atlatacak. Ahmet Bekir güçlüdür. Hepimizden güçlüdür O.
         —Evet çok güçlü. Keşke bu kadar güçlü olmasaymış. O yüzden böyle oldum ya. O’na bir şey olacağını hiç düşünmezdim. Hastalanan, nazlanan, mızmızlanan, sorun çıkartan, kıçı başı ağrıyan hep ben olurdum ya da Ali. O’na bir şey olmazdı. O hep sorun çözerdi sorun olmazdı hiç.  O’nsuz bir sorunu nasıl çözeceğimi, nasıl başa çıkacağımı bile bilmiyorum ben. Keşke bu kadar güçlü olmasaymış, keşke bu kadar O’na yaslanmama izin vermeseymiş.
         —Oya’cım kendine gel. Ahmet Bekir ölmedi. İyileşecek sapasağlam olacak, eskisi gibi güçlü ve güvenilir ve sen yine O’na yaslanacaksın güvenle.
Oya’nın biraz sakinleşen ağlaması tekrar yükselir.
-         Ya ölseydi Muzaffer. Ya ölseydi. Ne yapacaktım ben, ne yapacaktık biz oğlumla. Nasıl yetiştirecektim ben Ali’yi? Nasıl tutunacaktım hayata yalnız? Yoo artık bu kadar yaslanmayacağım  Ahmet Bekir’e. Ben de O’nun yanında kendi başına ayakta durabilen bir ağaç olmalıyım. O’nun kadar güçlü, kökleri toprağa nakşolmuş bir çınar olamayabilirim ama, en azından kendi başına ayakta durabilen bir çam ağacı olmalıyım ben de. En azından Ali için bunu başarmalıyım. Dünyanın bin türlü hali var, başımıza ne geleceğini kestiremiyoruz gördüğün gibi.
-         Haklısın canım haklısın. Keşke böyle sevimsiz fark etmeseydik bunları… Dedi Muzaffer. İçinden de biz bunları görüyorduk ama senin gibi dik kafalı birine bunları anlatamazdık ki diye geçirdi.
-         Musibet nasihatten çok daha acı öğretiyor arkadaşım,ama kafana da kazık gibi kakıyor, dikiyor, yakıyor, işliyor, damgalıyor ki bir daha unutmayasın.
Muzaffer başıyla onayladı, maalesef der gibi bir ifadeyle. Hala Muzaffer’in göğsüne başını dayamış olan Oya göremedi bu jesti. Oya bir destek ararcasına sarılmıştı Muzaffer’e. Bir haftadır dimdik ayakta durmaya çalışan genç kadın, Ahmet Bekir’deki iyileşme emaresiyle salıvermişti sanki kendini. Muzaffer bir haftadır ilk defa gerçekten destek olabildiğini hissetti. Garipsenecek bir durumdu bu. Zira Oya hiçbir zaman kendini bu kadar kapatan birisi olmamıştı. Muzaffer bundan çok daha basit durumlarda bile Oya’nın yanında olabilmiş, O’na destek, sırdaş, gönüldaş olmuştu. Zaman zaman sohbet ederler, küçük sırlarını paylaşırlar, dedikodu yaparlardı. İlk defa Oya’yı bu kadar ketum, bu kadar uzak görmüştü. Bu boşalmayla tanıdığı Oya’nın geri döndüğünü hissetti. Acaba Oya bahsettiği kadar değişebilir mi diye sorguladı içinden. Ya da değişmeli mi? “Biz Oya’yı böyle sevdik, arızalarıyla, zaaflarıyla. Oya’yı Oya yapan bu değil mi?” Birden aklından geçen “arıza zaaf” ibarelerine kızdı. “İnsanların kişiliğini oluşturan pazılın parçalarından biri bu arıza ya da zaaf dediğim şeylerde ve her birinin uzantıları başka bir parçayla uyum göstererek bir bütünü oluşturuyor. Örneğin Oya’nın kendinde gördüğü kusur olan erkeğine fazla yaslanmak, Oya’yı dişileştiren bir özellik” diye sav attı kendi kendine. Sonra da bu savı güçlendirecek örnekler geçirdi aklından. Gerçekten de çevrelerindeki her kadından daha dişi olmayı başarıyordu Oya. Muzaffer dahil her erkekte bir koruma, yardım etme hissi uyandırırdı. Ama bu his bir acımanın getirdiği değil, erkeklik egosunun getirdiği bir duygu olurdu. Şöyle ki;  ikisine de kur yapmak amacı taşımayan bir erkek Filiz’le Oya’yı herhangi bir iş yaparken gördüğünde nedenini bilmeden Oya’ya yardım etmeye giderdi. Bu Oya Filiz’den daha güzel olduğu için değil, bilakis Filiz’in gören herkesi kendine hayran bırakacak bir güzelliği vardı. Bu tamamen Oya’nın aurasındaki dişilikten kaynaklanırdı. Üşüyen ellerini sevgilisinin cebine sokup ısıtan, seks sonrası erkeğinin gömleğini sırtına geçiren bir kadın fotoğrafına Oya  Zuhal’den de   Gülnihal’den de daha yakışırdı. Tabii bu yakıştırma fiziksel özelliklerine göre yapılan bir yakıştırma değil. Ancak onları tanıyanların yapabileceği bir yakıştırma.

3 yorum:

  1. Tefrikaları merakla okuyorum. Ertan Blog güzel bir fikir olmuş, kışı bebek bakarak geçirdiğim için bana çok iyi geldi. Kolaylıklar dilerim. Burdan Bursa'ya da selam gönderilebiliyorsa, selamlar:)))
    Aşk=f(karanlık)

    YanıtlaSil
  2. Çocuğunu duydum çok merak ettim kongrede seni görmeyi umuyordum ama gelmedin. Madem okuyorsun biraz daha hızlı yayınlamaya gayret ederim. Aslında büyük bölümü bitti ama elle yazdığım için bilgisayara geçmek zamanımı alıyor, ya da vakit bulamıyorum. Eminim tanıdık çok şey bulacaksın. Yorumlarını esirgeme lütfen istersen mail de atabilirsin ertan@mavibalon.com.tr

    YanıtlaSil
  3. Bir de blogdan nasıl haberdar olduğunu yazsana çok merak ettim

    YanıtlaSil