Sen ilk oldun Serdar'ım. İlk kez bir arkadaşımı kaybettim, ilk kez kendimden küçük bir yakınımı toprağa verdim. Bu iş de bir sıraya koyulsun artık şu düzensiz dünyada ben ne kimsenin sırasını almak ne de kimsenin sıramı almasını istiyorum. Hep derdik bunu ama ne kadar acı bir şey olduğunu öğretmek sana düştü Serdar'ım. Bu kadar gaddar bir öğretmen olmak yakışmadı ama sana, çok canımızı yaktın.
Ne hatırladım biliyor musun? Babamın da iki arkadaşı vefat etmişti ben lisedeyken. Hemde bir ay arayla. Çok da görüştüğü arkadaşları değildi en azından ben sadece isimlerini duyardım kendilerini tanımazdım. Babam çok etkilendi hastalandı, günlerce ruh gibi gezdi. O zamanlar anlamamıştım neden o kadar üzüldüğünü, anne değil, baba değil, yakın akraba değil, hergün gördüğü mesai arkadaşı bile değil neden bu kadar üzüldü ki babam diye düşünmüştüm. Yirmi küsür yıl sonra bunun da cevabını sen verdin Serdar'ım. Sevincini üzüntünü paylaşabildiğin, ihtiyacın olduğunda arayabildiğin, ihtiyacı olduğunda koşmak istediğin, tartışsan da kaybetmeyeceğini bildiğin, yarı yolda bırakmayacağından emin olduğun, beraber kadeh kaldırmaktan mutlu olduğun, kadeh kaldırırken giderse eksik hissettiğin, aylarca görüşmesen bile gördüğünde sanki dün görüşmüş gibi kaldığın yerden devam ettiğin, en fazla bir telefon kadar uzak olan, en önemlisi karşılıklı seçimlerle hayatına kattığın ve hayatına girdiğin birinin böyle birdenbire habersiz, sormadan, söylemeden bir daha dönmemek üzere çekip gitmesinin, insanı hasta edecek kadar güçlü, kendine getiremeyecek kadar ağır ve yüzü gülen herkese düşman edecek kadar tehlikeli bir virüs olduğunu, adamı paçavraya çevirdiğini gösteriverdin kaşla göz arasında.
Sen Sertan'ın askerdeki kardeşi olarak girmiştin hayatımıza sanırım 2001'di yıl. Daha Sertan 23 yaşındaydı "Niye bu kadar erken gitti ki" diye sormuştum Sertan'a . Nerden bilirdim ki senin böyle her yere erken gideceğini. Askerden geldin Sertan'ın kardeşiydin hala. Ne zaman Serdar oldun inan fark edemedim bile.
Bir baktım çıkmışsın ışık odasına "Saraydan Uzakta"ya ışık yapıyorsun ne zaman öğrendin ışığı diyemeden daha, baktım Akpınar'da sinemaya makinistlik yapmaya başlamışsın. Takip edemezdim seni edemezdik.Ne zaman ışık odasına çıktın ne vakit köprüdeydin de o spotu aldın aşağı indin. Dedim ya hızlı adamdın sen.
Evet paratoner gibi kazaları çekerdin üstüne, bir kolon düşecekse senin omzuna düşer, perde uçarsa senin elini keser, bir ışık düşecekse seni seçerdi alışmıştık buna, biz de sen de. Kazayı duyduğumda yine neresini kırdı deli oğlan diye hastaneye koştum, kırılanın bende olduğunu bilmeden.
Evet şaşırtmayı severdin en olmadık yerlerde bile karşımıza çıkardın, en tahmin edilemeyecek insanları bile tanıyor olurdun,her kapıdan girebileceğine, her köşeden çıkabileceğine inanmıştık, şaşırma artık Serdar'a diyorduk ki tam ŞAŞIRTTIN.
Birinin eşyası mı taşınacak, biri bir yere mi bırakılacak, birinin konuşmaya mı ihtiyacı var, ses mi lazım, ışık mı yok, dekor mu eksik ışık hızıyla orada bitiverirdin Serdar'ım. Hem de daha kimse seni çağırmadan, hissederdin sanki.
Düşünüyorum da olsa olsa şu öbür tarafa da herkesden önce gideyim de öğreneyim oralarda ne var ne yok, arkadaşlarım gelince yabancılık çekmesinler,öğretirim nereye gidileceğini kime nasıl davranılacağını diye düşünmüş olmalısın. Başka izahı yok çünkü bu gidişin.
Senin elinin, emeğinin değmediği insan yok çevremiz de Serdar'ım. Kimse kimseye başsağlığı dileyemedi , herkes kendisine başsağlığı dilenmesini bekledi. Çünkü herkes seni kendisinden biliyordu. Biz seni unutmayacağız Serdar'ım ve biliyorum ki sen de bizi unutmazsın. Varsa bir öbür taraf karşılarsın bizi orada, mihmandarlık yaparsın.
HEPİMİZİN BAŞI SAĞOLSUN!!!
•
Ruh bir savaş alanıdır,akıl ve muhakemenin tutku ve iştahla çarpıştığı...
Cibran
Cibran
Özgürlük ve düzen hiçbir zaman hiçbir yerde birlikte var olmamışlardır; hiçbir zaman ikisinden de vazgeçilemedi
Benden, onlara benzer olmayı beklemeyin,
Ve onları yineler olmayı beklemeyin.
Herkes yeniliğine varır, kendi kalırsa.
Kimseden bana benzer olmayı beklemeyin
Özdemir Asaf
Benden, onlara benzer olmayı beklemeyin,
Ve onları yineler olmayı beklemeyin.
Herkes yeniliğine varır, kendi kalırsa.
Kimseden bana benzer olmayı beklemeyin
Özdemir Asaf
Bu Blogda Ara
Sayfalar
17 Ağustos 2011 Çarşamba
ZAMANLAMA
B&WO DERGİSİ AĞUSTOS SAYISINDA YAYINLANAN YAZIMDIR
(Kübra Doğan’ın yazıp yönettiği Four Rules Of Love isimli kısa filmden esinlenilerek kaleme alınmıştır)
Emin olamıyordu kızın da kendisiyle aynı duyguları paylaştığından. Bir aydır görüşüyorlar, akşamları geziyorlar, dertleşiyorlar , sırlarını paylaşıyorlardı. Bu kadar güzel olmasa, çoktan kızın da gönlünün kaydığını düşünecekti ama kız çok güzeldi. Emin olmalıydı kendi kendine gelin güvey olup kızın gözünde küçük düşmekten korkuyordu. Gecenin onbirinde kızı evine bırakırken, eve giden dar ve karanlık yollarda kız koluna girmişti. İzlediği filmdeki hayata da uyarlanan aikido kuralı geldi hemen aklına “Temas varsa yapış” Kızın eğretice kolunu tutan elini kavradı ve öne doğru çekerek tam olarak koluna girmesini sağladı. Artık iyice yakındılar tek bir vücut gibi yürüyorlardı .Mutluluğuna diyecek yoktu, oldu bu iş diyordu içinden, hele kız konuşmasını duymak için eğildiğinde bal rengi lüle lüle yumuşacık saçları yüzüne değmiyor muydu, parfüm kokusuna karışan şampuan kokusunu duyumsadıkça söylediklerini unutacak gibi oluyor, saçmalamamak için büyük çaba harcıyordu. Ama s saçmaladı ve ne yaptığını fark etti. Kız da biraz kendini geri mi çekti ne?Abartmış mıydı aslında çok da bir şey yapmamıştı ama ya kız yanlış anlarsa. Kural yapış diyordu, yapışmıştı işte. Ama kural başka bir şey daha diyordu hangi kuralı uygulayacaksan zamanlamasını doğru seçeceksin , yani her şeyin başı doğru zamanlama. Peki şu an doğru zaman mıydı? Belki de değildi. Belli ki değildi, kız geri çekildiğine göre zamanlama doğru olamazdı. Kızın, kolunun içinden geçen sağ elinin üstünde kendi sağ eli vardı.Elini tutmakla tutmamak arasında bir dokunmaydı bu, ne bir sevgili gibi elini kavrıyor ne de soğuktan ya da korkudan koluna girilmiş herhangi bir arkadaş gibi kalıyordu, bu hamleyle aklısıra kızı rahatsız etmeden elini tutmanın bir yolunu bulmuştu, yine de bu düşünceler düşünce aklına hemen çekti elini, kolunu da gevşeterek kızın kolunun kurtuldu kurtulacak bir duruma gelmesini sağladı. Zaten kızın evine de varmışlardı. Ummadığı bir şey oldu. Kız kahve içmeye davet etti. İçinde fırtınalar kopmasına rağmen nezaketen reddetmeyi düşündü “hafta içi, yarın işe gideceksin” falan gibi birşeyler geveledi ağzında kız da hiç ısrar etmedi “valla sen bilirsin ben kahve içmeden yatmıycam gelirsen birlikte içeriz gelmezsen ben tek başıma içerim” deyiverdi. İkinci kural geldi aklına “izin veriyorsa gir” Durum öyle bir denk gelmişti ki kuralın kelime anlamıyla bile örtüşüyordu. Daha uygun bir durum olamazdı heralde . “Madem öyle diyorsun geliyim bari zaten sohbete de doymadım” diyerek ayakları yere basmadan çıktı yukarı kalbi yerinden fırlayacaktı sanki. Tamam dedi bu iş bitti, artık aramızda bir ilişki başlıyor, demek ki O da bana karşı boş değilmiş. Kız kahveyi yaptı, kahveyi içtiler, sohbet koyulaştı, kız çay demlemeyi önerdi saat geç olmasına rağmen “izin veriyorsa gir” düsturuyla reddetmedi hatta kız mutfağa gidince peşinden gitti çünkü bir başka kural da “çekilirse takip et” diyordu. Mutfakta çaya yardım etti, kız çayın suyunu demini hazırlarken bardakları ayarladı, şekerin yerini sordu , malzemeler hazırlanırken yine yakınlaştılar, elleri birbirine temas etti, utandı ama kız umursamamıştı sanki, demek ki hala doğru zamanlama değil diye düşündü. Çay demlenene kadar mutfakta ayak üstü sohbet ettiler. Artık stresi azalmıştı, nasıl olsa birkaç bardak çay içene kadar buradaydı bu da en az bir saat ederdi. E bir saate kadar da birşeyler olurdu heralde. Nasıl olsa kuralları tam olarak uyguluyordu. Çay olunca sen dur ben doldururum nezaket gösterisi yaşandı. Galip geldi ve kız bitirici hamleyi yaptı. “Ben de üstüme rahat bir şeyler giyeyim bu elbiseyle çay içemiycem” dedi. Artık bunun üstüne kızın yapabileceği bir şey yoktur heralde dedi içinden. Amerikan filmlerindeki bütün klişeler yerine gelmişti. Kahve içmeye eve davet edilmişti, kız rahat birşeyler giymek için yatak odasına gitmişti. Çayı nasıl doldurduğunu anlamadı bile. İzlediği kısa filme göre burada kızın peşinden yatak odasına gitmeliydi. “Çekilirse takip et” filmde tam da burada uygulanıyordu. Tamam dedi ben de gidiyorum. Birden nabız atışları yükseldi, sanki nefes alamıyordu, avuç içleri terlemeye başladı bütün cesaretini topladı yatak odasına doğru bir adım attı, sonra ikinci adım üçüncü adımı atarken yavaşladı. Unutma doğru zamanlama yapamazsan bir çuval inciri berbat edersin . Ya kız gerçekten rahat birşeyler giymek için gittiyse , üzerindeki elbise de hiç rahat bir şey değildi zaten. Ya peşinden yatak odasına girdiğinde “ne yapıyorsun sen, çıldırdın mı” gibi bir tepkiyle karşılaşırsan, ya buraya kadar getirdiğin ilişkiyi salakça bir zamanlama hatasıyla berbat edersen. Düşünsene kız bir daha yüzüne bile bakmaz üstelik haklı da olur. Kafasından bunlar geçerken durdu dördüncü adımı atamadı bile. Ne kasıyorum diye düşündü, kız zaten seksi bir gecelikle falan gelecekti yanına sonrasında zaten ne yapsa nasıl davransa zamanlama doğru olacaktı, riske girmeye gerek var mıydı. Sıradan pembe bir eşofman altı, fıstık yeşili, festival eşantiyonu bir tişörtleçıktı kız odadan. Yüzündeki hayal kırıklığı ifadesini saklayamadığından emindi. O gece sabah altıya kadar oturdular, kah kısa bir sessizliği paylaştılar, kah kahkaha dolu bir anı, yeri geldi dizlerine yatan kızın saçlarını okşadı, yeri geldi tutulan omuzlarına masaj yaptı. Filmden öğrendiği fena halde hayata benzediği iddia edilen dört aikido kuralını da elinden geldiğince uygulamaya çalıştı . İzin veriyorsa girdi, temas varsa yapıştı, gücün karşısında durmadı çekildiğinde takip etti, ama hiç doğru zamanlamayla yapamadı, ya da doğru zamanın geldiğine bir türlü inanamadı. Sabah 6 olduğunda kız , gece için teşekkür ederek kibarca gönderdi. Bu kadar keyifli bir geceyi tekrar etmeleri gerektiğini söyleyerek vedalaştılar ama tekrar görüşmediler bile.Kız bir daha aramadı,arandığında ise nazik mazeretlerle geri çevirdi.
Aikidonun kurallarını hayatına uygulamaya devam etse bile ilişkilerde işe yarayacağına dair inancını yitirmişti ve ufak ufak bu durumla gırgırını geçmeye başlamıştı. “Zamanlamanın doğruluğunu test edecek kadar cesur değilim ben” diye yarı şaka yarı ciddi yüksek sesle dillendirmeye başlamıştı çevresinde. Bir gün biri cesaret değil güç meselesi bu diye şaka yollu anlattıklarına farklı bir boyut getiriverdi ve bütün dünyası alt üst oldu. “ Yapabilecek gücü ve becerisi olan en yanlış zamanda bile harekete geçse hareketi bitirir üstelik yaptığı zoru başarmak olur, estetik durur, bunların filmi çekilir hikayesi yazılır, aikido da jeneriklik hareket olur, ama gücün yoksa en basit hareket te bile çuvallarsın, boş kaleye topu yuvarlamakiçin ayağını tam zamanında bile uzatsan topun kaleye gitmeye nefesi yetmez ya da gider auta çıkar.” Bozuldu biraz; “Bu seninle ilgili değil dostum” trüküyle üst perdeden ukalaca bir giriş yaptı diğeri “Kadın erkek arasındaki güç dengesizliği. Anlattığın hikayeyi düşünsene kız hiçbir zamanlamayı gözetmeksizin istediği hamleyi yapabilecek ve başarılı olabilecek güce sahip senin karşında. Sen iki saniyelik elin ele teması için kırk plan yapmana rağme, bahsettiğin dar ve ürkütücü sokakta kız sarılıp seni öpse, kuytu bir evin karanlığında seninle sevişmeye kalksa başarısız olur muydu? Üstelik son derece artistik bir zamanlama olacağı için filminiz çekilse böyle bir sahneyle sonlandırılması daha çok tercih edilir. Sen yapsan bunu başarılı olur muydun? Elbette olabilirliği vardır ama burada da güç kadının elinde dostum.” Allak bullak olduğunu fark eden öteki filozofça destek verdi “Üzülme be adam fizyolojilerimiz farklı ne yapalım. Fiziksel olarak ne kadar güçlü olsak da ipleri tutan hep kadın. Biz ancak senin kurallar gibi oyunlarla gücü elimize geçirmeye çalışırız, ama zamanlamanın doğru olup olmadığına hep kadın karar verir ve kendisi hiç zamanlama sıkıntısı çekmez. Sen kendinde kusur arama bu kuralları uygulamaya da devam et hayatta her zaman işine yarayacaktır" Arkadaşının bu desteği hiçbir işe yaramadı.
Hala “giriyor, yapışıyor, durmuyor ve takip ediyor ama bir türlü doğru zamanı denk getiremiyor"
26 Haziran 2011 Pazar
BU BÖYLE GİTMEZ
Ben mi değişiyorum, koşullar mı yoksa? Değişen çevremdeki insanlar mı ya da? Bir şeylerin aynı olmadığı kesin. Ben eski ben olamıyorum çünkü. Eski neşemi bulamıyor, eski keyfi alamıyorum çevremden, insanlarımdan, dostlarımdan. Eski anlayışım yok, hala anlayışlı gibi görünüyorsam duyarsızlıktan , sabır bile değil altında yatan. Olağanüstü bir atalet içindeyim. Yapmam gereken onlarca iş var bense yatmaya bile üşeniyorum,kalkmayı sormayın bile. Sadece yapmaktan kaçamadığım şeyleri yapıyorum.
Bir savaş halindeyim içimde. Şu üç satırı yazabilmek için 3 saattir cephedeyim.İlk cümleyi yazdıktan sonra tam bir saat bekledim. Sonra oğluma bakmaya gidip yanına uzandım, bir süre sonra tekrar bilgisayarın başına geçtim. İlk cümleyi 10 kez daha değiştirip sonunda ilk yazdığım hale döndürdüm. Sonra tekrar yazıyı bıraktım, kotukta uzandım uyumadan kalkıp bir daha bilgisayarın başına geçtim. Yazdığım şu üç satır, karşı cepheye karşı alınmış geçici bir zafer gibi. Pilim çoktan tükendi ama bu yazıyı da bitirememeyi yediremiyorum kendime, zorluyorum o yüzden. Bloga ne zamandır yazmadım bilmiyorum. Tefrika bile yayınlamadım, bilgisayara geçmenin zorluğundan. BU BÖYLE GİTMEZ!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
22 Nisan 2011 Cuma
Tefrika -11-
-IV-İHSAN
Saat üçe doğru yaklaşıyordu öğlen yemeği için hala tek tük gelenler vardı. İhsan bu gecikmiş müşterilerle ilgilenme kısmını garsonlara bırakmış ve akşamın hazırlığını kontrol etmek için mutfağa geçmişti. Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’ndaki bu restoranı yeni açmıştı İhsan. Aslında mutfak kısmıyla genelde annesi ilgilenirdi ama Rukiye Hanım, ya da herkesin O’na seslendiği tabirle Rukiye Teyze Setbaşı’ndaki ilk restoranı bırakamıyor, daha doğrusu bırakmak istemiyordu. O yüzden mutfakla da İhsan ilgileniyordu. Uludağ Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okumuştu İhsan. Yedi yılda güç bela bitirmişti çok büyük hevesle girdiği üniversiteyi. Severek isteyerek tercih etmişti Uluslar arası İlişkiler bölümünü. Hayallerinde Uludağ Üniversitesi yoktu. Mülkiye, Bilkent ya da Boğaziçi istiyordu ama kendini bilen birisi olarak kazanamayacağından emindi buraları. Yine de İstanbul Siyasal, Marmara gözüne kestirdiği üniversiteler arasındaydı. Bunlar olmasa da Ankara ya da İzmir’de okumak ikincil tercihleriydi. Bursa ise hiç aklında yoktu. Ailesi ise birçok Anadolulu aile gibi, bu iç şehri tek başına korumasız, okumaya gönderecekleri çocukları için tehlikeli buluyor – hele de İstanbul’u- hiç istemiyorlardı. Bursa bu üç şehre göre nispeten daha tehlikesiz geliyordu İhsan’ın ailesine. Güçlü referansları da vardı bu tezleri için. İhsan’ın dayısının oğlu Ankara’da ODTÜ’de mühendislik okurken, MHP kökenli bir aileden çıkmasına rağmen sıkı bir solcu olmuş –İhsan’ın dayısının deyimiyle anarşik gominist- İstanbul’da okuyan İhsan’ın babasının esnaftan bir arkadaşının oğlu saçlarını uzatmış, okulunu bırakmış, sinemacılığa heves etmiş söylenene göre – İhsan’ın babasına göre hippi olmuş- İzmir’de okuyan üst komşularının hanım hanımcık kızı ise okulunu bitirince Kayseri’ye dönmemiş, babası Ona oldukça iyi koşullarda iş bulmasına rağmen İzmir’de çalışmayı tercih etmişti. Birkaç komşunun yaptığı dedikoduya göre İzmir’de erkek arkadaşının evinde kalıyordu. Bursa’da okuyan uzaktan bir akrabalarının oğlu ise, tam da İhsan’ın istediği Uluslararası İlişkiler okumuş, okulu 4 yılda bitirip askerliğini yapmış, ardından da Kayseri’de bir bankada çalışmaya başlamıştı. Demek ki Bursa, tek başına okumaya gidecek genç ve kandırılmaya müsait beyinler için güvenli, diğer 3 büyük şehir ise - hele de İstanbul- tehlikeliydi. İhsan ailesinin baskısıyla sadece bir tercihinde Uludağ Üniversitesini işaretledi geri kalan 17[NXS1] tercihinde İstanbul, Ankara, İzmir vardı. Ve İhsan Bursa’yı kazandı. O yıllar çok kahretti, çok üzüldü ama İhsan için en hayırlısı Bursa idi. Çünkü İhsan’ın bilmediği şey, eğer Bursa değil de diğer tercihlerinden bir okul kazansaydı, babasının tüm aileyi İhsan’ın peşinden oraya taşıyacağıydı. Babası bu kararı sınavdan sonraki o kahredici bekleme süresinde almıştı. Biricik oğullarının o koca insan yutan şehirlerde tek başına, savunmasız yaşamasını kabul edemiyordu. Bursa hem daha güvenli, daha küçük, türbeler şehri mazbut bir kentti. Haksız da sayılmazdı İhsan’ın babası Kazım Bey, ya da herkesin Ona seslendiği şekliyle Kazım Amca. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “eski masal sultanı”ydı Bursa. “sevdiği ve büyük işlerde o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarıyla saçlarına düşmeye başlayan akları seyrederek ihtiyarlayan eski masal sultanı” Bursa şehri kendilerine biçilen ya da kendilerine biçtikleri bu eski sultan rolünden memnun mazbut bir kent. Hiçbir zaman başrole çıkmayan, daimi ve güvenilir yardımcı oyuncu. İstanbul’un hemen yanıbaşında sayılacak büyük ve şirin kent. Uludağ’ın devasa yeşil gölgesiyle huzur verdiği Bursa, belki de İstanbul’un bu kadar yakınlığından ya da şehrin sakinlerinin hissettikleri huzur ortamının bozulmasından korktuklarından hiçbir zaman kabuğunu tam kıramamış Bursa.
[NXS1]Oyılarda üniversite sınavı iki basamaklı ÖSS vÖYS şeklinde yapılıyor , ÖYS’ye girmeden de tercihler yapılıyordu. Her öğrencinin 18 tercih hakkı vardı. Sonra da aldığı puana hangi tercihine yetiyorsa oraya yerleştiriliyordu
19 Şubat 2011 Cumartesi
Tefrika -10-
Kuşkusuz bütün arkadaşları ihtiyaç hissettiklerinde Muzaffer’in göğsünde ağlayabilirlerdi ama hiçbirisi Oya kadar korunmaya muhtaç hissi uyandırmazdı Muzaffer’de. Üstelik bu hisse rağmen hiçbir zamam Oya’yı güçsüz bir kadın gibi görmemişti Muzaffer, arkadaşlarının da öyle görmediğinden emindi, öyle olsa bilirdi. Onların arasında hiçbir şey gizli kalmazdı. Ne garip çelişki diye düşündü Muzaffer, güçsüz olduğunu düşünmüyorsun ama,korunmaya muhtaç gibi davranıyorsun. Oya’yı Oya yapan özelliklerdi bunlar, zaaf ya da arıza değil. Değişmesini istemedi Muzaffer Oya’nın. Aklından geçenleri söylemedi Oya’ya, şimdi zamanı değil diye düşündü. Yavaşça ayrıldı Oya Muzaffer’den uykudan uyanmış da kendine gelmeye çalışıyor gibiydi.
-“Telefonum çalıyor” dedi. Cebinden titreyen telefonu çıkardı, kimin aradığına baktı, kıyafetinin kollarına gözlerini sildi, açmadan Muzaffer’e dönüp “Afet Afet” dedi ve telefonu açtı.
Muzaffer’in suratı ekşidi Afet ismini duyunca. Nedense sevememişti Muzaffer Afet’i. Afet Oya’nın İzmir’de yaşayan kuzeninin adı idi. Suratında sürekli ağlamaklı bir ifade olan, işyerinden, trafikten hastane personelinden, hiçbirşey bulamazsa havalardan, ışıklandırma sisteminden şikayet eden bir tipti. Az konuşuyor, donuk bir ifadeyle boşluğa bakarmış gibi bakıyor, konuştuğunda da konu ne olursa olsun şikayet edecek bir şey buluyordu.
-“Ben aşağıya gidiyorum” dedi Oya. “Afet bana laptopunu bırakacak, çok acelesi varmış, 10 dakikaya orada olurum diyor.”
-“Aman yukarı çıkmasın da”
-“Ne alıp veremediğin var kızcağızla. Sağolsun elinden gelen yardımı yapıyor bize şurda.
-“Canım bir şey demiyorum ben de sağolsun ama hoşlanmadım işte. Koca gözleriyle buz gibi bakıp, her ağzını açtığında Gamlı Baykuş gibi her şeyden şikayet etmesi sinirimi bozuyor sadece. Bir de o ismi yok mu? İnsan niye çocuğuna Afet ismini koyar ki?
-“Aman eniştemin işleri işte. Güya kızım bir Afet olsun diye düşündü heralde. Kızı pek afet olmadı ama yine de eniştem küçükken Afet-i Devran’ım diye severdi.
-“Bu biraz doğal afet olmuş”
-“Ay tamam oyalama beni, kız gelecek şimdi ben iniyorum. Kantinde wireless varmış. Bilgisayarı almışken maillerime bakar, Ahmet Bekir’in durumunu da facebooktan millete duyurur öyle gelirim. İnsanlar da biraz rahatlasın. Bir şey olursa ararsın” deyip hızla gitti Oya.
Daha cep telefonlarına yeni alışmışken bu facebooktan haberleşme olayına herkesin bu kadar bodoslama dalmasını anlayamıyordu Muzaffer. O’nun da bir facebook hesabı vardı ama dostlar alışverişde görsün maiyetinde bir hesaptı daha çok. Aklına estiğinde girer, gelen teklifleri kabul eder, şöyle bir göz atar ve Ona hatırlatacak bir şey olana kadar da unuturdu. Kadınlar bu tarz iletişim yeniliklerine erkeklerden daha mı çabuk uyum sağlıyorlar acaba diye düşündü. Sonra da kendisinin bu konudaki hantallığının tüm erkekleri zan altında bırakamayacağına karar verdi.
Ahmet Bekir’in doktorları geldi bu sırada. Ayak üstü sohbet ettiler. Ahmet Bekir’in beklediklerinden daha hızlı gelişim gösterdiğini söyledi doktor. Muzaffer’le aynı yaştaydı, belki bir iki yaş büyük olabilirdi ama tavırlarında sanki 10 yaş büyükmüş gibi bir hal vardı. Muzaffer’le ya da Oya’yla konuşmalarında yaştaşlarıyla değil de öğrencileriyle konuşuyormuş gibi davranıyordu. Onlar da bu durumdan hiç rahatsız olmuyorlar, aksine doktorun onlara bu şekilde davranması sanki doktora olan güvenlerini artırıyordu. Doktorları ameliyata girerken görmemişlerdi. Doktor seçme, önceden görüşme gibi bir şansları olmamıştı. Ahmet Bekir’in durumu acildi kimseye sormadan ameliyata almışlardı. Ameliyattan sonra tanışmışlardı doktorlarla. Ahmet Bekir’in her şeyiyle ilgilenen bu doktordu ama ameliyata girmiş olan üç doktorla daha tanışmışlardı. Bir ara Oya “Ne çok doktor girmiş ameliyatımıza be, hangisine yalakalık yapacağımızı şaşırdım” deyince gülme krizine girmişti Muzaffer. Yüzünü tekrar bir gülümseme kapladı. Acaba doktorlar da kendilerine şirin görünmeye çalışan hasta yakınlarının arkalarından “komik insanlar” diye gülüyorlar mıydı? Ama herkes de bizim gibi değilki diye düşündü. Tepeden bakanı, emir vereni, hakaret edeni, isyankarı (durum farklı olsa belki onlarda öyle olurdu) sık boğaz edeni, anlayışsız olanı, parasıyla her şeyi halledebileceğini sananı neler var neler. Belki biz doktorların en çok karşılaşmak isteyecekleri hasta yakını profiliyiz. Kesin öyle olmalıyız, bir zararımız olmadığı gibi egolarını şişiriyoruz. “Tabi lan” dedi birden yüksek sesle, birisiyle konuşuyormuş gibi “Götlerini kaldırıyoruz pezevenklerin” Yine kendi kendini gaza getirmişti. Çevresine baktı kimse var mı bir duyan oldu mu diye. Utanmıştı ama kendisine bile utancını hissettirmemeye çalışıyordu. Belli ki biraz önce doktorla konuşurken, doktorun üstünde kurduğu “Ben doktorum sen sıradan insansın” tavrı anı yaşarken Muzaffer’e çok normalmiş gibi gelse de bilinç altında bir yerleri yaralamıştı. Şimdi de bulduğu ilk çatlaktan anlamsız bir dışavurum yaşatıyordu Muzaffer’e. Neyse ki çevrede kimse yoktu da duyan gören olmamıştı bu akıllı insanlara pek yakıştırılmayan durumu
10 Şubat 2011 Perşembe
Tefrika -9-
-III-
Ahmet Bekir’in kendine gelmesi Oya’yı bir hayli rahatlatmıştı. Filiz’le konuştuktan sonra yaklaşık yarım saat aralıksız ağladı. Hem ağladı, hem Muzafer’e bir haftadır içinde biriktirdiklerini anlattı. Bir haftadır çelik gibi duruyor, kocası yoğun bakımda olan genç bir kadından beklenmeyecek bir metanet gösteriyordu. Sinirleri yay gibi gerilmişti. Bir haftadır hastaneden dışarı çıkmamış, Ahmet Bekir’in yanından ayrılmamıştı. Muzaffer’le birlikte kocasının kendine gelmesini, konuşmasını, tepki vermesini beklemişlerdi. Hastanede yoğun bakım hasta yakınlarının kalacağı bir yer de yoktu. Bekleme salonlarındaki koltuklarda oturuyor, uyukluyor, yemek yiyordu. Hemşireler durumuna acımış, geceleri nöbetçi hemşire odasındaki kanepede uyumasını teklif etmişlerdi. Oya bu teklifi bile çok kısıtlı, gecede bir iki saat vücudu iyice düştüğü zamanlarda değerlendirmişti. Muzaffer gece yarısı gidiyor sabah erkenden geliyordu.
-Sanki bir anda üzerimden tonlarca yük kalktı Muzaffer … dedi ağlayarak. İyileşmeyecek sandım, hiç gözünü açamayacak, bir daha hiç aşkım demeyecek, çok korktum, kendimi çok yalnız, çok çaresiz hissettim.
-Yalnız olur musun hiç… diye cevap verdi Muzaffer. Biz yanında değil miyiz, biz bir aile değil miyiz. Hiç birbirimizi yalnız bıraktık mı şimdiye kadar?
-Öle değil Muzaffer, öyle değil. Hayata karşı yalnız hissettim. Çok yaslanmışım Ahmet’e, çok güvenmişim. Yaslandığım koca ağaç birden sırtımdan çekilivermiş gibi oldum. Ahmet’e bir şey olursa nasıl ayakta kalırım korkusuna kapıldım. Güçlü olmalıyım dedim kendi kendime. Ahmet’e bir şey olmayacak iyileşecek dedim, koyverme kendini Oya. Sen bu durumda olsan Ahmet Bekir her şeyin üstedinden gelirdi. Seni iyileştirmeden de bu hastaneden çıkarmazdı. O zaman sen de O’nu iyileştirmeden çıkarmayacaksın, bu hastaneden iyileşmiş bir Ahmet Bekir çıkaracaksın yoksa… Hıçkırarak ağlamaya başladı gerisini getiremedi. Muzaffer Oya’ya sarıldı, başını göğsüne dayadı. Oya bir süre ağladı. Muzaffer:
—Korkma canım hiç korkma. Ahmet Bekir’i buradan sapasağlam çıkaracağız. Senin kolunda yürüyerek çıkacak buradan. Şükür hayati tehlikesi kalmadı. Bundan sonrasını da atlatacak. Ahmet Bekir güçlüdür. Hepimizden güçlüdür O.
—Evet çok güçlü. Keşke bu kadar güçlü olmasaymış. O yüzden böyle oldum ya. O’na bir şey olacağını hiç düşünmezdim. Hastalanan, nazlanan, mızmızlanan, sorun çıkartan, kıçı başı ağrıyan hep ben olurdum ya da Ali. O’na bir şey olmazdı. O hep sorun çözerdi sorun olmazdı hiç. O’nsuz bir sorunu nasıl çözeceğimi, nasıl başa çıkacağımı bile bilmiyorum ben. Keşke bu kadar güçlü olmasaymış, keşke bu kadar O’na yaslanmama izin vermeseymiş.
—Oya’cım kendine gel. Ahmet Bekir ölmedi. İyileşecek sapasağlam olacak, eskisi gibi güçlü ve güvenilir ve sen yine O’na yaslanacaksın güvenle.
Oya’nın biraz sakinleşen ağlaması tekrar yükselir.
- Ya ölseydi Muzaffer. Ya ölseydi. Ne yapacaktım ben, ne yapacaktık biz oğlumla. Nasıl yetiştirecektim ben Ali’yi? Nasıl tutunacaktım hayata yalnız? Yoo artık bu kadar yaslanmayacağım Ahmet Bekir’e. Ben de O’nun yanında kendi başına ayakta durabilen bir ağaç olmalıyım. O’nun kadar güçlü, kökleri toprağa nakşolmuş bir çınar olamayabilirim ama, en azından kendi başına ayakta durabilen bir çam ağacı olmalıyım ben de. En azından Ali için bunu başarmalıyım. Dünyanın bin türlü hali var, başımıza ne geleceğini kestiremiyoruz gördüğün gibi.
- Haklısın canım haklısın. Keşke böyle sevimsiz fark etmeseydik bunları… Dedi Muzaffer. İçinden de biz bunları görüyorduk ama senin gibi dik kafalı birine bunları anlatamazdık ki diye geçirdi.
- Musibet nasihatten çok daha acı öğretiyor arkadaşım,ama kafana da kazık gibi kakıyor, dikiyor, yakıyor, işliyor, damgalıyor ki bir daha unutmayasın.
Muzaffer başıyla onayladı, maalesef der gibi bir ifadeyle. Hala Muzaffer’in göğsüne başını dayamış olan Oya göremedi bu jesti. Oya bir destek ararcasına sarılmıştı Muzaffer’e. Bir haftadır dimdik ayakta durmaya çalışan genç kadın, Ahmet Bekir’deki iyileşme emaresiyle salıvermişti sanki kendini. Muzaffer bir haftadır ilk defa gerçekten destek olabildiğini hissetti. Garipsenecek bir durumdu bu. Zira Oya hiçbir zaman kendini bu kadar kapatan birisi olmamıştı. Muzaffer bundan çok daha basit durumlarda bile Oya’nın yanında olabilmiş, O’na destek, sırdaş, gönüldaş olmuştu. Zaman zaman sohbet ederler, küçük sırlarını paylaşırlar, dedikodu yaparlardı. İlk defa Oya’yı bu kadar ketum, bu kadar uzak görmüştü. Bu boşalmayla tanıdığı Oya’nın geri döndüğünü hissetti. Acaba Oya bahsettiği kadar değişebilir mi diye sorguladı içinden. Ya da değişmeli mi? “Biz Oya’yı böyle sevdik, arızalarıyla, zaaflarıyla. Oya’yı Oya yapan bu değil mi?” Birden aklından geçen “arıza zaaf” ibarelerine kızdı. “İnsanların kişiliğini oluşturan pazılın parçalarından biri bu arıza ya da zaaf dediğim şeylerde ve her birinin uzantıları başka bir parçayla uyum göstererek bir bütünü oluşturuyor. Örneğin Oya’nın kendinde gördüğü kusur olan erkeğine fazla yaslanmak, Oya’yı dişileştiren bir özellik” diye sav attı kendi kendine. Sonra da bu savı güçlendirecek örnekler geçirdi aklından. Gerçekten de çevrelerindeki her kadından daha dişi olmayı başarıyordu Oya. Muzaffer dahil her erkekte bir koruma, yardım etme hissi uyandırırdı. Ama bu his bir acımanın getirdiği değil, erkeklik egosunun getirdiği bir duygu olurdu. Şöyle ki; ikisine de kur yapmak amacı taşımayan bir erkek Filiz’le Oya’yı herhangi bir iş yaparken gördüğünde nedenini bilmeden Oya’ya yardım etmeye giderdi. Bu Oya Filiz’den daha güzel olduğu için değil, bilakis Filiz’in gören herkesi kendine hayran bırakacak bir güzelliği vardı. Bu tamamen Oya’nın aurasındaki dişilikten kaynaklanırdı. Üşüyen ellerini sevgilisinin cebine sokup ısıtan, seks sonrası erkeğinin gömleğini sırtına geçiren bir kadın fotoğrafına Oya Zuhal’den de Gülnihal’den de daha yakışırdı. Tabii bu yakıştırma fiziksel özelliklerine göre yapılan bir yakıştırma değil. Ancak onları tanıyanların yapabileceği bir yakıştırma.
10 Ocak 2011 Pazartesi
Tefrika -8-
Gruptaki erkeklerin yarısından çoğu Filiz’e bir dönem aşık olduğu halde arkadaş çevresinden kimseyle çıkmamıştı Filiz. Çıktığı kişilerden gruba dahil olabilen tek kişi ise Muzafferdi; sonunda da Onunla evlendi
Gözlemeyi yerken çok uzaklara gitti Filiz, gözlemenin kokusu anneannesinin köyde yaptığı gözlemeleri hatırlattı O’na çocukluğuna gitti, Çorum’a gitti, babasını düşündü, annesini sonra. Abisiyle yaptığı kavgalar geldi hatırına. Abisinin burnunu kanatmıştı bir keresinde, çok korkmuştu. Bir kez de abisi tokat atmıştı Filiz’e, lisedeyken hem de. Çok kırılmıştı, ağlamıştı çok, günlerce konuşmamıştı abisiyle. Üstelik suçu da yoktu. Mahalledeki Filiz’in yüz vermediği çocuklardan biri, Filiz’i okuldaki üst sınıflardan, abisinin sınıf arkadaşı olan başka bir çocukla öpüşürken gördüğü dedikodusunu çıkarmıştı. Oysa Filiz lisedeyken peşindeki onlarca liseliye rağmen kimseyle o zamanki moda deyimle “o türlü bir arkadaşlık” yaşamamıştı. Bir gözleme kokusunun çağrışımlarla nerelere götürdüğünü düşünürken, otoparka park eden bir arabadan gelen müzikle bambaşka yerlere doğru gitti. “Güneşin alevden saçları /aşınca karşı ki tepeden / gölgeler sarar yamaçları / ürkerim gelecek geceden” diyordu Doğan Canku o yumuşacık insanın içini ısıtan sesiyle. Bu şarkıyı ilk Yakup’tan dinlemişti Filiz Doğan Canku’dan önce. O da en az Doğan Canku kadar güzel söylerdi Filiz’e göre. Öyle belirledikleri bir bizim şarkımız durumu yoktu aralarında ama, Filiz bu şarkıyı çok sevdiği için, Yakup da hep O’na özel söylerdi bu şarkıyı. Hele Filiz Yakup’un sahne aldığı bara gittiğinde, Yakup’un Filiz’i gördükten sonra söylediği ilk parça bu olurdu. Hatta daha önce söylemiş olsa bile söylerdi tekrar. Çok özel hissederdi bu anlarda Filiz kendisini. O an barda olan herkesten daha özel, daha ayrıcalıklı. Bir an Yakup’la yaptığı kavgaları, yaşadığı kötü anları hatırladı. Ama hiçbir kavganın nedenini hatırlayamadı. Hepsi silik, hayal meyal şeylerdi. Mutlu olduğu, kendini özel hissettiği anların ise çoğunu en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Ne garip diye geçirdi içinden ; zaman geçip yaşadığın acıların yaraları sarılınca, sadece güzel şeyler aklında kalıyor, unutmak istediklerin, zamanın çöplüğünde bir yerlere bırakılıyor. “Acaba şimdi ne yapıyor Yakup?” Müzik öğretmeni olduğunu duymuştu. Dört yıl kadar önce Zonguldak’ın bir ilçesindeydi, acaba hala orada mıydı? Değildir diye geçirdi içinden, Yakup metropol adamıdır, öyle ilçelerde kazalarda fazla yaşayamaz mutsuz olur. Gitmiştir büyük bir şehre. Aman bana ne dedi sonra, neredeyse nerede. O beni merak ediyor mu hiç? Ben Onu neden düşüneyim. Saatine baktı dört buçuğa geliyordu. “Yavaş yavaş kalkayım” Ali’yi alacak sonra da sırasıyla Zuhal ve Gülnihal’i alacaktı. İhsan’la Yasin de yedi buçuk gibi Mudanya’da olacaktı. Plan böyleydi. Garsonları ortada göremeyince kalktı kasaya gidip hesabı ödedi. Hava serinlemişti üşüdü, hızlı adımlarla arabasına gitti. Çıkarken kulağına çok hoş gelen su sesi bu sefer üşümesini arttırdı sanki. Arabaya bindi, kapı kolundaki gözde Muzaffer’in biriktitdiği bütün bozuk paraları otopark görevlisine verdi ve Ali’nin kreşine doğru sürdü arabasını.
1 Ocak 2011 Cumartesi
Tefrika -7-
Gülnihal, kampta İhsan’la tanıştı ve birbirlerine aşık oldular. 2. sınıfta İhsan’da Filiz ve Gülnihal’in evine taşınmış ve evi paylaşan 3 kişi olmuşlardı. Evin kirasını, elektriğini, suyunu Filiz’le Gülnihal öderdi ama yedikleri içtiklerini üçü ortak karşılardı. İhsan kiraya ve diğer giderlere karışmazdı. Çünkü O’nun kirasını ve diğer giderlerini ödediği ama kalmadığı başka bir evi vardı. Odası durur, eşyalarının bir kısmı o evde kalırdı. Kızların ya da İhsan’ın ailesinden biri gelecek olsa herkes kendi resmi evine dönerdi. İhsan da o evi Ahmet Bekir ve şimdi İstanbul’da yaşayan Vefa ile paylaşırdı. Vefa içlerinde kariyer basamaklarını en hızla tırmanan kişi oldu. Üç arkadaş ek gelir elde etmek için bir sigorta şirketinde poliçe satmaya başlamışlardı üniversitedeyken. Maaşları yoktu ama sattıkları poliçe üzerinden prim alıyorlardı. Hatta bir ara Filiz ve Gülnihal’de Ahmet Bekir’in ısrarıyla –o sıralar Ahmet Bekir Filiz’e aşıktı- bu işe bulaşmış, yapamayacaklarını anlayınca çabuk bırakmışlardı. Bir tek Vefa sebat etmiş, üniversite hayatı boyunca işi sürdürmüş, iyi de para kazanmıştı. Okul biter bitmez de aynı yerde çalışmaya devam etti. Bir süre sonra da İstanbul’a genel merkeze geçti, şimdi de aynı şirkette yönetici konumunda çalışıyor.
Üçüncü sınıfa geldiklerinde Filiz üniversite şenliklerinde tanıştığı müzisyen Yakup’la çıkmaya başlamış, bir süre sonra da tıpkı İhsan’ın onların evine taşınması gibi O’da Yakup’un evine taşınmıştı. Yakup tek başına yaşıyordu, entelektüel birikimi ve egosu yüksek biriydi. Hiçbir zaman grubun içine tam olarak giremedi. Ya da grup O’nu kabul etmedi. Fakat Filiz’le çok fırtınalı bir ilişki yaşadılar. İkisi de birbirine deli gibi aşık olmalarına rağmen bazen Filiz’in anormal kıskançlıklarından, bazen Yakup’un hiçbirşeyi takmayan fazla rahat kişiliğinden, bazen de Yakup’un Filiz’in arkadaş grubuna kendini tam olarak kabul ettirememesinin yarattığı huzursuzluktan, sık sık kavga ederlerdi. Filiz pek kimseye söylemese de –bir tek işyerinden arkadaşı Selin’e itiraf etmişti bunu- Yakup O’nun aşkı en güçlü, en tutkulu yaşadığı kişiydi. Bu kadar aşık olduğu birisiyle 1,5 yıl aynı evi paylaştığı halde, bekaretini vermeden sevişmişti Yakup’la. Yakup da anlayışla karşılamıştı bu durumu. İlişkilerinin bu boyutunu gruptan kimse bilmiyordu. Bu konuyu sadece işyerinden Selin’le konuşmuştu Filiz, o da üzerinden yıllar geçtikten sonra.
Yakup bir türlü güven vermemişti ilişkilerinin geleceği konusunda Filiz’e. Bu güvensizlik, ne kadar bekareti önemsemiyor görünse de tedirgin etmişti Filiz’i. Kim bilir belki de bu güven eksikliğini hissettirmesi nedeniyle kendince bir ceza vermişti Yakup’a. Dördüncü sınıfta yazın bir fabrikada staj yaparken Filiz –okulu 6 yılda bitirdi- Yakup telefon etmiş ve iş çıkışı Gemlik’te birlikte bir kez gittikleri çay bahçesine gelmesini istemişti. O zamanlar cep telefonu yoktu buluşmak için tam saat ve nokta adres verilirdi. Filiz buluşmaya gittiğinde romantik bir şeyler bekliyordu. Bir süredir anlamsız bir gerginlik yaşıyorlardı ama net bir kavgaları, görünürde önemli bir problemleri yoktu. Yakup’un bu gerginliği noktalamak isteyeceğini düşünüyordu. Ama tam tersi yaşanmıştı. Filiz’in hiç beklemediği ve hatta o güne kadar görmediği biçimde ciddi olan Yakup, çok bunaldığını ve ayrılmak istediğini söylemişti. Bu sefer ki ayrılığın o zamana kadar süre gelen ayrılıp barışmalardan farklı olduğunu hisseden Filiz, itiraz etmiş, bir sebep göremediğini söylemiş, hatta ağlamış ve tekrar barışmayacağı blöfünü bile atmıştı. Bu ayrılıktan bir hafta sonra da Yakup’un gitar çaldığı bara takılan müşterilerden biri olan, yaşça Yakup’tan büyük bir kadınla birlikte olduğu haberini almış, önce inanmamış, ardından bir gün belediye otobüsündeyken yolda Yakup’la kadının elele yürüdüğünü görünce yıkılmıştı. Yaklaşık üç ay kendine gelememişti Filiz. Bu olaydan sonra tam anlamıyla bir dağıtma dönemi yaşamıştı. Bir süre hiç evden çıkmamış, sürekli ağlama krizlerine girmiş, kendini suçlamıştı. Yakup’un böyle bir şey yapmasını O’nunla tam olarak sevişmemesine bağlıyor, Yakup’un şu anda kendisinden yaşça büyük bir kadınla birlikte olmasını da savına delil olarak gösteriyordu. Ama bunları Gülnihal’e bile anlatamıyor, kendi kendini yiyordu o dönemde. Sonra Yakup’u suçladığı dönemi yaşamıştı. Baştan beri O’na duyduğu güvensizliğin ne kadar doğru olduğunu, Yakup’un sevgisini hak etmediğini düşünüyor, içten içe intikam duygusu yaşıyordu. Bu dönemde de neredeyse hiç eve girmedi. Sürekli geziyor, dışarılarda içiyor, yeni arkadaşlar ediniyordu. Bekaretini de bu dönemde tek gecelik bir ilişkide bırakmıştı. – Bekaret burada tam doğru kullanım olmayabilir, sonuna kadar yaşadığı ilk cinsel deneyim diyelim- Şimdi adını bile hatırlamak istemediği, kendinden 18 yaş büyük Kazanova bozması bir reklam ajansı sahibiyle yaşadığı, kendi deyimiyle "hiçbirşey hissetmediği iğrenç ötesi bir sevişmeydi" bu. Neyse ki arkadaşlarının desteğiyle bu dönemi de atlatmıştı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
